Monthly Archives: Nisan 2009

Hanta virüsüne karşı alınması gereken önlemler

Kimler risk altında?
viruss
İstanbul Üniversitesi (İÜ) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı , virüsünün toplumda ”patlama” şekilde yayılmasının beklenmediğini, ancak başta risk altındakiler olmak üzere herkesin alması gereken tedbirler bulunduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hanta virüsünün kırım kongo kanamalı ateşi hastalığına neden olan ”” ailesi içinde yer alan bir grup virüs olduğunu ifade ederek, hanta virüsünün 20′den fazla türünün bulunduğunu söyledi.

Virüsün tipine bağlı olarak ”böbrek yetmezliği ile seyreden kanamalı ateş” veya ”hanta virüs kalp-akciğer sendromu” adları verilen klinik tablolara neden olduğunu anlatan Öztürk, ikincisinin daha ağır seyirli ve ölüm oranının daha yüksek olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Öztürk, hanta virüsünün fare gibi çeşitli kemirgen türleri aracılığıyla bu kemiricilerin idrar, dışkı gibi ifrazatlarıyla bulaştığını dile getirerek, virüsün insanlara, gıdalara bulaşmış virüsün ağız yoluyla alınması veya çevreye bulaşmış virüsün toz halinde havaya saçılması ve bu tozların solunum yoluyla vücuda alınması yollarıyla bulaştığını bildirdi.

Virüsü taşıyan bir kemiricinin insanı ısırması sonucu da hastalığın insana bulaşabileceğine dikkati çeken Öztürk, hastalığın insandan insana bulaştığına dair bir veri olmadığını ancak hanta virüs ile infekte bir hastanın kan, idrar gibi ifrazatlarının doğrudan mukozalara teması ile hastalığın bulaşabileceğini anlattı.

Prof. Dr. Öztürk, hanta virüsünün ilk olarak Kore savaşı döneminde 1951-53 yıllarında tanındığını ancak daha önceki yıllarda da hastalığın var olduğunu düşündüren bulguların bulunduğunu hatırlatarak, daha sonra ”böbrek yetmezliği ile seyreden kanamalı ateş” tipinin Avrupa ve Asya’da, ”hanta virüs kalp-akciğer sendromu” tipinin ise Kuzey ve Güney Amerika ülkelerinde görüldüğünü belirtti.

Hanta virüsünün Rusya’da, Kafkasya’da ve Balkanlar’da da görüldüğünü vurgulayan Öztürk, Rusya’da bu virüsle ilgili vaka sayısının 2009′un ilk döneminde geçen döneme göre 6 kat artış gösterdiğini söyledi.

Türkiye’de ki Durum

İstanbul’da bu tip olguların görülmediğini belirten Prof. Dr. Öztürk, ”Ülkemizde son aylarda Zonguldak ve Bartın’da 16 kuşkulu hastanın 9′unda pozitiflik saptanmış olduğu Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği uzmanları ile Sağlık Bakanlığı’nın ortak çalışmalarıyla ortaya konmuştur” diye konuştu.

Öztürk, art arda vakalar ortaya çıktığı için hanta virüsünün farkına Türkiye’de yeni varıldığını ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Hanta virüsünün patlama şeklinde yayılması beklenmiyor. Ancak başta risk altındakiler olmak üzere herkesin alması gereken tedbirler var. Farelerle temas olasılığı daha yüksek olan çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar, liman işçileri, madenciler ve ormancılar gibi meslek grupları daha çok risk altındadır.

Korunmada en önemli unsur, insanların ev, iş yeri gibi yaşam alanlarında fare ve diğer kemiricilerin kontrolünün sağlanmasıdır. Kemirgenlerle ve bu hayvanların dışkı, salgı ve idrar gibi ifrazatlarıyla temastan kaçınılmalıdır. Isırma veya tırmalama ile hastalık bulaşabildiği için kemiriciler kesinlikle canlı olarak yakalanmaya çalışılmamalıdır. Ölü kemiricilere çıplak elle temas edilmemeli, mutlaka eldiven giyilmeli veya maşa gibi bir araç kullanılmalıdır. Ölü kemiriciler ortalıkta bırakılmamalı, derince açılmış bir çukura gömülmeli ve yapılan bu gibi işlemlerden sonra eller mutlaka su ve sabunla yıkanmalıdır.”

Prof. Dr. Öztürk, yiyecek ve içeceklerin mutlaka kemiricinin giremeyeceği kapalı dolaplarda saklanması, yiyecek ve içecek kaplarının ağızlarının kapalı tutulması, depolanan gıdaların mutlaka yıkanması, pişirilerek yenmesi gerektiğini kaydetti.

Kemiricilerin idrar ve dışkısıyla kirlenmiş yüzeylerden havalanan tozların solunum yoluyla alınmasıyla hastalık bulaşabileceği için temizlikte süpürge, elektrikli süpürge gibi toz kaldıran yöntemlerinden kaçınılması tavsiyesinde bulunan Öztürk, bu tür riskli alanlarda öncelikli olarak yüzde 10 oranında çamaşır suyu katılan su ile nemlendirildikten sonra silme ve yıkama gibi yöntemlerin kullanılmasının doğru olduğunu anlattı.

El Temizliği

Prof. Dr. Öztürk, ”El temizliğine dikkat edilmeli, riskli yerlere temas sonrasında eller su ve sabunla mutlaka yıkanmalıdır. Hastalara bakan sağlık personeli korunma önlemlerini özenle uygulamalıdır” dedi.

Hastalığın insandan insana bulaştığına dair bir veri bulunmadığını, bu nedenle hastaların karantinaya alınması gibi önlemelere gerek olmadığını kaydeden Öztürk, ancak hastanın kan, idrar gibi çıkartılarının doğrudan mukozalara teması ile hastalık bulaşabildiğinden, bu hastalara bakım veren sağlık personelinin standart korunma önlemelerine uymasının önerildiğini bildirdi.

Hastalığın kuluçka süresinin ortalama 1-3 hafta olduğunu, bu sürenin sonunda ani başlayan yüksek ateş, üşüme-titreme, halsizlik, yaygın adale ağrıları, baş ağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal gibi şikayetler ortaya çıktığını anlatan Öztürk, bu şikayetlerin başlamasından kısa bir süre sonra kan trombosit sayısında azalma ve böbrek işlevlerinde bozulma görüldüğünü söyledi.

Öztürk, hastalığın çok hafif şikayetlerle seyredip kendiliğinden iyileşebileceği gibi, diyaliz gerektiren ciddi böbrek yetmezliğine de sebep olabileceğini vurguladı.

Hanta virüsünden ölüm oranının böbrek yetmezliği tipinde yüzde 15, kalp-akciğer sendromu tipinde ise yüzde 50 olduğuna dikkati çeken Öztürk, ”Ülkemizde şu ana kadar saptanan olguların hastalık bulguları daha iyi seyirli olan böbrek yetmezliği ile seyreden kanamalı ateş tablosu ile uyumlu olduğu ilgili hastaları izleyen uzmanlarca açıklanmıştır” dedi.

Prof. Dr. Öztürk, bu virüsle oluşan hastalığın tedavisinde kesin etkili bir ilaç olmadığını, ağrı kesiciler, trombosit süspansiyonu, diyaliz, solunum desteği gibi şikayet giderici veya destek tedavilerin sağlanmasının önemli olduğunu belirtti.

Şüpheli klinik bulguları olan hastaların kan ve idrar örneklerinden hastalığın tespit edildiğini anlatan Öztürk, hastalığa karşı etkili aşı üretme çalışmalarının devam ettiğini ancak henüz koruyuculuğu kesin olarak kanıtlanmış bir aşının mevcut olmadığını sözlerine ekledi.

Kaynak: Haberturk.com

Tedavisinde Botoks kullanılan hastalıklar

akalazya1Yutma güçlüğü ( )

Yutma güçlüğüyle kendini gösteren Akalazya, özofagus kaslarının düzgün çalışmamasından kaynaklanır. Tedavisinde, ilaçlar ve yöntemler kullanılsa da tedavinin genellikle ciddi yan etkileri vardır. yöntemle yapılan , birçok hastada asit reflüsüne neden olur. kullanılarak uygulanan tedavi, yöntemiyle gerçekleştirilir, ama kimi hastalarda göğüs ağrısına neden olabilir.

Botoks’un medikal kullanımı

71412295111989 yılında, kontrol edilemeyen göz kırpma tedavisi için tarafından onaylandığından bu yana , pek çok hastalığın tedavisinde kullanılıyor, bazı tıbbi tedavilerde, kendisinden önce çözümü olmayan sorunlara en etkili tedavi, olmayı başaran bu becerikli proteini tanımak, ilacın güvenilir geçmişini ve tıp dünyasına katkısını görebilmek açısından önemlidir.

bakterisinden üretilen saflaştırılmış bir olan botulinum toksini, bakterinin 1895′te tanımlanmasından beri, yani 110 yılı aşkın süredir araştırılmaktadır. ’un, A, B, C, D, E, F ve G diye adlandırılan yedi çeşidi içinde (botoks), oldukça saflaştırılmış, çok az miktarda botulinum toksini içeren tıbbi bir üründür. İlaç, aşırı aktif kas kasılmalarına neden olan sinir uyarılarını bloke ederek spesifik kas aktivitesini azaltmak üzere küçük enjeksiyonlar halinde uygulanır. İlk olarak 1950′lerde, botulinum toksinini kasa enjekte ederek, hedeflenen kasta geçici bir gevşeme olduğunu keşfeden araştırmacılar, sonraki 20 yıl içinde, ilk olarak maymunlara toksini uygulayıp, göz kaslarına enjekte edilen maddenin, bozuk göz hizalamasını düzeltebildiğini keşfettiler. Toksin, ilk olarak 1989 yılında kontrol edilemeyen göz kırpma tedavisinde kullanılmak üzere FDA (Amerikan ilaç ve Gıda Dairesi) onayını aldı. Şu anda, kendisinden önce tedavisi yapılamayan kimi hastalıklarda en etkili yöntem olmayı başaran botoks, tıpta sayısız hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bilimsel ve medikal dergilerde hakkında 1 500′den fazla yayım yer aldığı düşünülürse, gelecekte ilacın farklı alanlarda da kullanılacağını tahmin etmek zor değil.

, kas kasılmalarını tetikleyen aşırı sinir uyarılmalarını bloke ederek kas aktivitesini azaltmaktır. Enjeksiyonun etki si geçicidir. Hastaya ve tedavi edilen rahatsızlığa bağlı olarak bir aydan sekiz aya kadar geçen zamanda sinir-kas bağlantısı yeniden kurulur. Bu nedenle genellikle medikal kullanımda, olumlu etkinin yeniden hissedilebilmesi için tedavinin tekrarlanması gerekir.

Kalp hastaları nasıl ilaç kullanmalı?

ilaccc
Alınan, vitamin ve antioksidanlar hastayı sadece piskolojik yönden mi rahatlatıyor?

Kalp hastalarının ilaç alır gibi vitamin ya da mineral almalarının yararı olmadığı bildirildi. , koroner kalp hastalarının beslenmesinde sorun bulunmadığı sürece antioksidan vitamin ya da minerallerin doğal yolla, besinlerle alınması gerektiğini söyledi.

Tüm vitaminlerin ve antioksidanlar ile Omega 3 yağ asitlerinin dengeli beslenildiği sürece besinlerden alınabildiğini kaydeden Ahsen, “Yapılan araştırmalar, antioksidanların, vitaminlerin ya da Omega 3 yağ asitlerinin ilaç gibi ilave olarak alınması kalp hastalarında ek bir yarar sağlamadığını ortaya koymuştur. Selenyum, çinko gibi minerallerin doğal olmayan yollardan almasının kalbe ek bir yararı yoktur. Yani kişi (ben üzüm çekirdeği yiyeyim, balık yağı içeyim, çinko, selenyum ya da bazı vitaminleri ve antioksidanları hap şeklinde alayım bunlar beni koroner arter hastalığından korur) diye düşünürse yanlış yapar.” dedi.

Kalp krizinden korunmak için yaşam biçiminin değiştirilmesi gerektiğini hatırlatan Op. Dr. Mustafa Ahsen, vitamin, mineral ve antioksidanların ilaç olarak alınmasının belki kişiyi psikolojik olarak rahatlattığını, ancak kalp krizinden korumadığını kaydetti.

Ahsen, “Hastaların aklını karıştıracak önerilere gerek yoktur. Hekim olarak bizim bile telaffuzunda zorlandığımız minarelerin ilaç gibi hastalara tavsiye edilmesi doğru değildir. Kalp hastalarına önerdiğimiz yaşam biçimi değişiklikleri son derece açık ve nettir. Bunlar, bol yeşillik ve meyve sebze, bol balıketi. Yağsız tavuk etini kırmızı ete tercih eden bir diyet, katı yağlardan ve hamur işlerinden uzak kalmak, sigara içmemek ve düzenli spordur. Bunları yapmayan kişilerin işin kolayına kaçarak ‘Ben şu antioksidanı, selenyumu, çinkoyu mutlaka besinlere ek olarak almalıyım. Bunlar beni koroner arter hastalığından korur’ düşüncesine kapılıyor. Bunlar doğru değildir.” diye konuştu.
Kalp hastalıklarında zaman kaybının neticesinin kalp krizi olduğunu dile getiren Dr. Ahsen, bilimsel veriler çerçevesinde yaşam biçimi değişiklikleri yapmanın, düzenli hekim takibinde kalmanın kalp hastası için şart olduğunu kaydetti.

Kaynak: Haberturk.com

Yumurtanın beyazındaki sır

yumurta_beyazBakın hangi işe yarıyor…

’nin ’Kilo Verme’ bölümü başkanı tarafından yazılan ’Sıska’ adlı kitapta yumurta insanı tok tutan sihirli gıdaların başında geliyor

ABD’de yayınlanan Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir habere göre bazı gıdalar ateşe benzin dökmek gibi iştahın açılmasına sebep olabiliyor. New York Presbyterian Hastanesi’nin Beslenme ve Kilo Verme bölümünün başında görev alan Louis J. Aronne tarafından yazılan “” (Sıska) adlı kitap, bu konuda yürütülen araştırmaları bir araya getiriyor. Kitap, hangi gıdaları ne zaman yemeniz gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunarak iştahı yatıştırmayı vaat ediyor. İşte her öğün için tavsiyeler:

Kahvaltı: bakımından zengin yumurta beyazını tüketin. Sabah yumurta öğle yemeğinde 140 kalori az aldırıyor ve kahvaltıdan sonraki 36 saat içinde daha az yemeyi sağlıyor. Kek, ekmek, şekerlı kahvaltı gevreği ve meyve suları ters etki yaratıyor.

Öğle yemeği: Bu öğünü atlamaya çalışmayın. 5 saat yemek yemeden durmak, tokluk hissini veren hormonları etkisiz hale getirir. Akşam fazla yemeye yol açar. En az küçük bir tabak maruldan oluşan salata ile başlayın. Salatanın üzerinde yalnızca sirke kullanmak, iştahı kontrol altına alır ve kan şekerini dengeli olarak yükseltir. Sonra sebze ve ardından yağsız protein tüketin.

Akşam yemeği: Kilolu insanlar, en çok bu öğünde yiyor. Öğüne salata ya da çorba ile başlayın ve ana yemeği az yağlı proteine ayırın. Yemekten önce ekmek tokluk hissini geciktirir. Alkol de aynı etkiye yol açar ve vücutta yağ depolanmasına yol açar.

İçecekler: Meyve suyu ve gazlı içeceklerden uzak durun. Yapay tatlandırıcılar gerçek şeker tüketimini körükleyebilir. Bol bol su için.

Kaynak: Haberturk.com