Monthly Archives: Aralık 2009

Alerjiler ömür boyu devam eder mi?

alerjiİyi ki öyle değil! Özellikle küçük yaşta ağır rahatsızlıkları gösteren çocuklar, yaşları ilerledikçe, alerjiye sebebiyet veren maddelere genellikle hiç tepki vermezler ya da en azından daha zayıf tepkiler gösterirler. Bu tezi kanıtlamak için, ABD’de Baltimore’da Johns Hopkins Üniversitesi’nden çocuk doktorları yaklaşık 280 çocuk üzerinde fıstık alerjisinin gelişimini incelediler. Sonuçlar, çocukların yaklaşık % 9′unun büyüdükçe alerjiden kurtulduğunu gösterdi. Bu çocuklar arasında çok ağır, hatta neredeyse ölümcül belirtiler gösterenler de bulunuyordu. Hatta yer fıstığı alerjisinde (bu aslında fıstık alerjisi değil, kabuklu yemiş alerjisidir), ileriki yaşlarda alerjik tepkiler göstermeyen çocukların oranı yaklaşık % 20′dir. Bu yüzden, alerjik reaksiyonlar gösterdikleri için beslenme düzeninde kısıtlamalar yapmak zorunda kalan çocuklar, alerjinin hâlâ devam edip etmediğini görmek için, belirli aralıklarla testleri yaptırmalıdır. Ancak bu testler her zaman doktor nezaretinde uygulanmalıdır.

Alkol kalp ve damarları genç tutar mı?

alkol kullanımı Kırmızı şarap hayranları bu haberden hoşlanmayacaklar. Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’nden Rod Jackson ve çalışma arkadaşları, alkolün şimdiye dek savunulan tezin aksine kalp ve damar üzerinde koruyucu bir etkisi olmadığını iddia ediyorlar. 2005′te uzmanlar, tıp dergisi Lancefte, içkinin küçük ya da orta miktarlarda tüketildiğinde bile neden sağlıklı olmadığını açıkladılar. Jackson, “Mesaj açık” diyor. “Alkolün olumlu etkisi, ne miktarda tüketilirse tüketilsin, olumsuz etkisinden fazla değil. Hiçbir şey karşılıksız değil.”
Alkolün kalp güldüren özelliği olduğu tezi 1979 yılından itibaren kamuoyunda yayılmıştı. O zamanlar yine aynı meslek dergisi Lancefte alkol tüketiminin insan ömrünü uzatma özelliğini kanıtladığı düşünülen bir makale yayımlandı. Yazarlar, “Alkol tüketimi ile daha az kalp krizi arasında bir bağlantı var” diye yazıyorlardı: “Koruyucu maddenin yakında bulunması bekleniyor.”

Dikkat çekici bir çoğunlukla Bordeaux, Chianti ya da Napa Valley bölgelerinde araştırma yapan ve farklı içki türlerinin olumlu etkilerini açıklayan bilimcilerin yayımladığı yüzlerce makale bunu izledi. Sadece kırmızı şarap değil, beyaz şarap, bira, harta yüksek dereceli içkiler de damarları sözüm ona açık tutuyordu. Meslek dergilerindeki makalelere “Şerefe” diye başlıklar atılıyor ve tıp uzmanları günlük hayattan nihayet olumlu bir haber vermenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Standart öneri, erkeklerin günde iki yarım litrelik bardak bira, iki çeyrek litrelik bardak kırmızı şarap ya da bir bardak yüksek dereceli alkollü içkiden sağlık açısından fayda sağlayacakları yönündeydi. Kadınlar için dozlar biraz daha düşüktü.

Şimdi Yeni Zelandalı bilimciler bu araştırmaların dezavantajlarına işaret ediyorlar. Araştırmaların birçoğunda uzmanlar alkolün olumlu etkisine belli ki inanmak istemişler ve bilimsel standartları göz ardı etmişler. Böylece, aşırıya kaçmadan içki içenlerle hiç içki içmeyenlerin sağlık durumları karşılaştırılırken, eskiden içki içen kişiler de yanlışlıkla hiç içki içmeyenler grubuna dahil edilmiş. Araştırmacılar, bu kişilerin çoğunun sağlık sebebiyle içkiyi bıraktığına ve birçok hastalıktan muzdarip olduklarına değinmemişler.

Öte yandan, Yeni Zelandalı araştırmacılar, alkolün damarlar üzerinde pekâlâ olumlu bir etkisi olabileceğini kabul ediyorlar. Ancak bu etki sadece yüksek miktarlarda alkol tüketildiğinde söz konusu alkoliklerde yapılan otopsilerde şaşırtıcı derecede iyi durumda damarlarla karşılaşılmış. Ama bu kadar yüksek miktarlarda alkolün yine de kesinlikle zararlı olduğu ifade ediliyor.

Atlantalı tıp uzmanları, American Journal of Preventive Medicine dergisinde alkol araştırmalarının diğer hata kaynaklarına dikkat çektiler. Buna göre, aşırıya kaçmadan içki içenlerle karşılaştırıldığında, hiç içki içmeyen kişilerde kalp ve kan dolaşımı için 30 risk faktörünün 27′si daha belirgin. Jackson aşırıya kaçmadan içki tüketimi hakkındaki çarpıtılmış bakış açısını menopozda hormon tedavisi hakkındaki tartışmalara benzetiyor. Her iki durumda da, onlarca yıldır, hem doktorlar hem de halk olumlu etkilere inanmak istiyor. Her iki durumda da, tartışmaya açık laboratuar deneyleri ve araştırmalar tezi destekler gibi görünüyor. “Alkol tüketiminde zararsız bir miktar yok” diyor Jackson. Ama kesin gerçeklere ancak kapsamlı deneyler sayesinde ulaşılabilecek.

Akupunkturda doğru noktaları uyarmak önemli midir?

akupunkturBinlerce yıldır, tedavisinin taraftarları, doğru noktaları uyarmanın önemli olduğunu iddia ediyorlar. Meridyenleri, iğnelerin özellikle etkili olduğu vücut çizgilerini gösteren çok sayıda resim var. Ancak Berlin Charite’de görevli bilimcilerin 2005 yılında gerçekleştirdiği büyük bir araştırma şöyle bir gerçeği ortaya koydu: etkilidir, ağrı ve alerjiden kaynaklanan rahatsızlıkları hafifletebilir. Fakat birçok durumda iğnelerin nereye batırıldığının pek önemi yoktur. Yapılan araştırma çok detaylıydı; araştırmaya, eğitimi almış 13 bin civarında doktor katıldı. Doktorlar, yaklaşık 314 bin hastaya toplamda neredeyse 20 milyon kez iğne batırdılar.

Akupunkturcuların bugüne kadarki sağlam argümanı, vücutta belirli enerji hatları bulunduğu ve bu hatların iğnelerle uyarılabileceği üzerineydi. Bu tedavi yöntemi ile büyük başarılar da elde edildi: Baş ve bel ağrısı çeken dört hastadan üçü, son tedaviden altı ay sonra, eskisine göre daha da iyiydi. Hatta diğer rahatsızlıklarda belirtilerin hafifleme oranı % 80 ile 90 arasındaydı. Ağrının şiddetinin belirlenmesi söz konusu olduğunda, hastaların yarısı, ağrılarının yaklaşık % 50 azaldığını belirttiler, hem de son derece hafif yan etkilerle.
Ancak hastalar üzerindeki etki açısından, iğnelerin hangi noktaları uyardığı önemsiz görünüyor. Baş ağrısı, bahar nezlesi, astım ya da sırt ağrılarında akupunkturun iyileştirici etkisi, iğneler doğru noktalara batırılmadığında da görüldü. Sadece dizde artroz ağrılarında, ağrıların hafiflemesi için iğnelerin doğru noktalara batırılması önem taşıyordu. Araştırmaya katılan terapistler elde ettikleri sonucun sebeplerine tam olarak açıklık getiremediler. Ama hastalar için bunun çok da önemi olmasa gerek: Hastalar o küçük iğneler işe yaradığı zaman memnun oluyorlar onlar için, “nasıl ve neden”in önemi yok.

İnsan kendini bilinçli olarak ağrıya hazırlarsa, ağrıyı daha az mı algılar?

ağrıMevzu biraz karmaşık olmakla birlikte işin aslı tam tersidir. Önce iyi haberden başlayalım: Olumlu düşüncelerin gücü ağrıları bir doz morfin kadar düşürebilir. Şimdi de kötü haber: İnsan kendisini şiddetli ağrılara hazırlarsa (örneğin diş doktoru randevusu öncesinde), vücudun hazırlıksız yakalanmasına kıyasla, ağrıları daha da şiddetli hisseder.

Kuzey Carolina’da Winston-Salem Üniversitesi’nden bilimciler Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde, bedensel acının nasıl sübjektif algılandığını açıklayıp şu sonucu çıkarıyorlar: Rahatsızlık veren hislerin yoğunluğu, öncesinde O ne kadar acı beklentisine girildiğinden büyük ölçüde etkileniyor. Amerikalı nörobiyologlar ağrı makaleleri için kılı kırk yaran bir araştırma düzeni seçtiler. Araştırmaya gönüllü olarak katılanlara, rahatsızlık veren ama tehlike yaratmayan sıcaklık uyarmaları uyguladılar. Araştırmacılar, hep aynı zaman aralıklarıyla acı uyarmalarını önce düşük, sonra orta ve sonunda şiddetliye kadar arttırdılar. Gönüllüleri bu artışa iki gün boyunca alıştırdıktan sonra, eziyetin türünü değiştirdiler. Bu kez gönüllülere, orta şiddette bir acı uyarması bekledikleri anda şiddetli bir acı uyarması uyguladılar. Beklenmedik şekilde şiddetli sıcaklığa maruz kalan gönüllülerde acı algılaması, şiddetli acının beklendiği ve uygulandığı deneylere kıyasla % 28 düştü. Ağrılar, en güçlü ağrı kesici grubu olan opiyatlarla da yaklaşık % 30 azaltılabilir.

Araştırmayı yöneten nörobiyoloji uzmanı Robert Coghill, “Ağrıları her şeyden bağımsız algılamıyoruz” diyor. “Ağrı, sadece negatif uyarmaya maruz kalan vücut bölgesinden çıkan sinyallerden ibaret değil, her insanda eşsiz olan düşünce dünyasından gelişiyor.” Araştırma, şiddetli ağrı beklentisinin, farklı beyin bölgelerinde artış gösteren sinirsel faaliyetlerle el ele gittiğini gösterdi. Ağrı daha gelmeden önce, ağrı algılamasının yolu âdeta yapılmıştı.
Sadece Hint fakirleri ve yogilerin değil, ağrı hastalarının da algılamalarını olumlu şekilde etkileyebilmeleri hayatımıza fayda sağlayabilir. “Ağrılar artık sadece haplarla tedavi edilmemelidir” diyor nörobiyolog Coghill. “Beynimiz ağrıyı şekillendirebiliyor; bu yeteneğimizi kullanmalıyız.”

Ağrı tedavi uzmanları, antidepresan ilaçların sadece morali yükseltmekle kalmayıp ağrıyı da bastırdığını uzun süredir biliyorlar. Beyindeki ağrı ve mutluluk bölgeleri birbiriyle yakından bağlantılı olduğu için, keyifli ruh hali fiziksel acıları daha az şiddetli hissetmemize yardımcı oluyor. Freiburg Üniversitesi’nden psikosomatik bilim dalı profesörü Cari Scheidt, “Kronik hastalar için, ağrı beklentisini kesebilmek çok önemli” diyor. “Ama insan bu kısırdöngüden çıkamazsa, ne yazık ki şu durum geçerli: Kronik ağrı, kronik ağrının devamının habercisi oluyor.” O zaman kişisel ağrı eşiğinin ötesinde, bazen en beter beklentiler de gerçekleşebiliyor.

İnsan kendi ağız kokusunu duyabilir mi?

ağız kokusuHepimiz yaşamışızdır: İnsan ağzı kokuyor mu diye yoklamak için avuçlarıyla ağzını ve burnunu kapatır ve avuçlarına hohlayıp koklar. Böylece koku varsa bunu burnuyla algılayacağını düşünür. Teori doğru görünse de, uygulamada bu işe yaramaz; daha doğrusu, koku ancak kendi kokumuzdan çok farklıysa işe yarar. Ama insan kendi ağız kokusunu sürekli soluduğundan bu kokuya alışır ve onu hiç duymaz ya da çok hafifletilmiş şekilde algılar. Çoğu insanın ter koktuğunu fark etmemesinin sebebi de budur.