Monthly Archives: Ocak 2010

Böbrek hastalıkları kader midir?

Belirli bir davranıştan etkilenmezler mi?
böbrek
Vücudun kan filtreleme organıyla ilgili hastalıkların çoğu için bu düşünce geçerli: Böbreklerin filtreleme işlevi azaldığında ya da tamamen durduğunda, doktorlar bunun sebebini çoğu kez bilemezler. Gerçi şeker hastaları, böbrek hastaları arasında en büyük grubu oluşturur. Ve diyabetik nefropati olarak tanımlanan bu rahatsızlığın yanı sıra, hastaları uzun vadede diyalize götüren genellikle glomerül adı verilen böbrek cisimciklerinin kronik iltihaplanmalarıdır. Ama bu iltihaplanmaların bir enfeksiyonla alakası yoktur; birkaç istisna dışında, bu iltihaplanmaların neden sadece bazı insanlarda oluştuğu, diğerlerinde oluşmadığı bilinmemektedir.

Ancak riskini bariz şekilde arttıran bir davranış şekli var: Sigara kullanımı. arasında sadece nikotin bağımlılığından kaynaklananların oranı % 31 olarak tahmin ediliyor. Birkaç yeni araştırma bunu doğrular nitelikte. Sigara kullananlarda, böbreklerin filtreleme işlevi daha çabuk düşer. Diğer yandan, böbrek hastaları zaten dolaşım sistemi rahatsızlıkları için daha büyük bir risk taşırlar; sigara da bunu arttırır.

Bit hakkında merak edilenler

Bitler kafadan kafaya atlar mı?

bit Baş biti akademik adıyla pediculus humanus capitis zıplamaz, zıplayamaz. 2 ila 3,5 milimetre uzunluğundaki bu böcekler sankahverengindedir ve kanatları yoktur. Ancak kanatlar yerine, saç tellerine tutunmak için kullandıkları çengelli bacakları vardır. Birkaç santimetrelik mesafeyi bile tutunmadan geçemezler. Bu hayvanların bitlenen birinden başkasına geçmesi için insanların, deyimin tam anlamıyla kafa kafaya vermesi gerekir.
Baş bitleri, şapkalar ya da tüylü oyuncaklar gibi cansız nesnelerde ancak ikiüç gün yaşayabilir. Bu yüzden endişeli annelerin çocuklarına pazar tezgâhından şapka denememe uyarısı (“Kim bilir, daha önce kimler takmıştır bunu!”) çok da haksız sayılmaz. Ancak bitlerin her ikiüç saatte bir “kanlı bir öğün”e ihtiyaçları vardır. Yoksa kururlar ve en geç 55 saatte ölürler.

Baş biti sadece saçlarını sık yıkamayan insanlara mı geçer?

Bir insana baş biti (pediculus humanus capitis) geçip geçmemesi, vücut temizliğiyle alakalı değildir. “Baş biti geçmesi kişisel hijyenden bağımsızdır. Saçların sık yıkanması olsa olsa ter temiz bitlere sahip olmanızı sağlar” diye yazıyor tıp ve biyoloji uzmanları, 2005 yılında Deutsches Ârzteblatt dergisinde yayımlanan bir makalede.
Ayrıca kıvırcık saç, bitlerin tutunmasını zorlaştırır. Bu yüzden baş bitleri kıvırcık saçlarda daha ender görülür. Bu hayvanlar uzun, düz saçlara çok daha kolay tutunurlar.
“Bitli” aşağılaması baş bitiyle değil vücut bitiyle (pediculus humanus humanus seu vestimentorum) alakalı olsa gerek. Çünkü kötü hijyen şartlarında giysilerin dokularına yerleşen, bu vücut bitidir. Günümüzde insanların toplu halde barındırıldığı yerlerde ya da evsizlerde özellikle görülür. Bu , savaş zamanlarında birçok askerin ölümüne ve böylece orduların dağılmasına sebep olmuştur, çünkü elbise biti baş bitinin aksine rickettsia provvazekii mikroorganizmalarını, dolayısıyla da tifüs hastalığını bulaştırabilir.

Beyin zedelenmelerinde kortizon işe yarar mı?

beyinYoğun bakım uzmanları bu konuda büyük bir sukutu hayal yaşadı. Eldeki verilerden yola çıkarak yapılan ciddi hesaplara göre, son 30 yıl içinde 10.000 kişi yanlış tedaviden hayatını kaybetmiş bunların 1000 ila 2000′i yalnızca Almanya’da. Zira ağır yaralanmalarda uygulanan en yaygın tedavilerden birinin, sadece faydalı olmadığı değil, hatta zararlı olduğu saptandı. 2004 sonbaharında uzmanların Lancet dergisinde yaptığı açıklamaya göre, beyin travması geçiren kazazedelerin kortikoidlerle tedavi edilmeleri durumunda ölüm riski, plasebo verilmesine kıyasla daha yüksekti. Kortikoidler, gibi steroid hormonlardır.
“Crash” adı verilen bu araştırmada, yoğun bakım tıbbının önemli bir sorusuna yanıt bulmak için bütün dünyadan düzinelerce bilimci birlikte çalıştı. Ne de olsa gelişmiş ülkelerde trafik kazaları, en sık yaşanan ölüm sebepleri listesinde dördüncü sırada geliyor. Ve bu kazalarda en tehlikeli komplikasyon beyin travmalarıdır. Araştırmaya 48 ülkeden, beyin travması geçiren 10.008 hasta dahil edildi. Doktorlar, kazazedelere rutin şekilde kortikoid verilmesinin faydalı olup olmadığı, bu tedavinin hastaların hayatta kalma şansını arttırıp arttırmadığı sorusuna cevap aradılar.
Bu sorunun cevabının olumlu yönde olması akla yakın geliyor. Ne de olsa kortikoidlerin iltihap giderici etkisi var ve damarların sızıntı yapmasını önler. Bu iki özellik de yaralanmalardan doğan sonuçları hafifletmekte faydalı olabilir. Çünkü beyin travmasında tek tehlike, önemli sinir kanallarının ve beyin bölgelerinin ezilmesi değil. Travma sebebiyle gri hücrelerin ya da aradaki dokunun şişmesiyle oluşan beyin ödemi de aynı derecede hayati tehlike anlamına gelebilir. Kafatasının içindeki beyin ancak sınırlı bir şekilde genişleyebildiği için, bu durumda önemli sinir yapıları tehlike altına giriyor. Birçok vakada ölüm, solunum ya da dolaşım sistemi merkezi sıkıştığı için gerçekleşiyor.
Kortikoidler gri hücrelerin şişmesini engelleyerek beyindeki basıncı düşürmeli aslında; en azından beklenti bu yönde. Lancet dergisinde Crash araştırmasına bir yorum yayımlayan, Köln Üniversite Kliniği’nden , “Bu sonuç yetersiz verilere ve yanlış analojilere dayanıyor” diyor. “Kortikoidler omurilik zedelenmelerinde ve beyin tümörlerinde standart tedavi olduğu için, bunların beyin travmasında da faydalı olacağı düşünüldü.” Bu konuda daha önce yapılan araştırmalar çok az hastayla gerçekleştirildi ve bu yüzden yeterince açık değildi. “Bu tedavinin etkili olduğuna inanılıyordu ama etkili olup olmayacağı aslında tam olarak bilinmiyordu” diye ifade ediyor Sauerland.
Yeni sonuçlar, konuya şüpheyle bakanları bile şaşırtıyor. “En kötü durumda tedavinin ne faydasının ne de zararının olduğuna inanılıyordu” diyor Sauerland. Ama kaza sonrasındaki ilk iki hafta içinde, kortikoid tedavisi uygulanan hastalarda
ölüm vakalarının sayısı plasebo verilen hastalardan 159 fazlaydı.
Bu veriler, mutlak risk olarak hesaplandığında, beyin travmasında kortikoid tedavisi uygulandığında % 2 daha fazla ölüm vakası yaşandığı anlamına geliyor faydalı olması beklenen bir ilaç için bu sonuç feci bir bilanço. Sauerland, temkinli hesaplamalara göre bile, 10.000 ölüm vakasının yanlış tedaviden kaynaklandığı düşüncesinde. Sauerland, “Araştırmanın kortikoid kullanımında ölümlerdeki artışın sebeplerini ortaya koyamadığını” kabul ediyor ama sonucun çok açık olduğunu belirtiyor: “Eldeki göstergelerle bu tedavi yöntemi katiyetle kabul edilemez.”
Baş yaralanmaları yaşayan kazazedelerin tedavisinde son yıllarda bir tür belirsizlik yaşanıyordu. Küçük çaplı araştırmalar bu tedavinin hiç fayda sağlamadığını ya da çok düşük yarar getirdiğini ortaya koyduğundan beri, Almanya’da bu tedavi klinikten kliniğe oldukça farklı uygulanıyordu. Crash araştırmasına kanlan, Greifsvvald Üniversitesi’nden Waltraud Kliest, “Biz beyin travmalarında artık kortikoidleri en azından on yıldır rutin olarak kullanmıyoruz” diyor. Ama başka kliniklerde, iltihap giderici bu ilaçlar hâlâ kullanılıyor.
90′lı yılların sonunda gerçekleştirilen anketler, hastaların % 30 ila 40′ına bu tehlikeli ilaçların verildiğini ortaya koydu. Gerçi birçok tıbbi tedavi rehberinde, bu hastalık tablosunda kortikoidler yaklaşık 2000′lerin başından beri önerilmiyor.
“Ama temkinli hesaplamalara göre, Almanya’da beyin travmalarının % 15 ila 20′sinde hâlâ kortikoidlerin kullanıldığından yola çıkmamız gerekiyor” diyor Stefan Sauerland.
Bu sebepsiz tedavi çeşitliliğinin yanı sıra, Freiburg’daki Almanya Cochrane Merkezi’nden ’in işaret ettiği bir sorun daha var: “Herhangi bir yanlış tedavinin etkilerini kestirebilmek için bu tedavinin ne sıklıkta uygulandığını bilmek gerekir.” Bu söz kulağa çok sıradan geliyor. “Ama Almanya’daki sayılara ulaşmak son derece zor” diye ifade ediyor Antes. Bu yüzden, kaç ölüm vakasının şöhreti lekelenmiş bu tedaviden kaynaklandığını belirlemek Almanya’da hiçbir zaman mümkün olmayacak.
Anlaşılan, Almanya’da bu yapısal sorunlarda değişiklik yapma eğilimi de pek yok. Çekoslovakya, Belçika gibi ülkeler bu araştırmaya yüzlerce hastayla, hatta Büyük Britanya binden fazla hastayla katılırken, hastaların ancak 27′si Almanya’dandı bu sayı Uganda ve Arnavutluk’tan bile düşük.

Burun kanamasında baş geriye mi yaslanmalıdır?

Anne babalar ve öğretmenler nesillerdir böyle yapsalar da, bu tavsiye edilir bir davranış değildir. Çünkü baş geriye yaslanırsa, burundaki kan boğaza, oradan da yemek borusu üzerinden mideye akar. Bunun aslında bir zararı yoktur ama yutulan kan bazı insanlarda hemen mide bulantısı ve kusma ihtiyacını tetikler. Bir çocuk burun kanamasının yarattığı heyecanın yanı sıra bir de kusmak zorunda kalırsa, bu, durumunun yatışmasına pek yardımcı olmaz. Burun kanamasında enseye soğuk bir bez koymak ve başı normal dik pozisyonda tutmak daha doğrudur. Kanama hemen durmazsa, burna bir bezle bastırmak ve böylece kanamanın kaynağına basınç uygulamak tavsiye edilir. Burun kanamaları neredeyse hep zararsızdır. Ama burun mukozası son derece iyi kanlandığı için ufak tefek zedelenmeler kolay oluşur ve bunlar çok kanayabilir. Ağır burun kanamalarına doğuştan bir yatkınlık da olabilir. Bu durum son derece ender ve eziyetlidir ama zararsızdır.

Hamburger sağlıksız mıdır?

hamburgerSağlık misyonerleri bundan hoşlanmayacaklar: Yerden yere vurulan namından çok daha iyi çıktı. Bu değerlendirme, endüstriye bağlı bilimcilerden değil, Stiftung Warentest’ten geliyor. Kılı kırk yaran denetçiler 2005 ilkbaharında fastfood restoranlarından ve süpermarketlerden toplam 19 incelediler ve test sonuçları hayret verici şekilde olumlu çıktı. Köfteli ekmeklerin sekizi “iyi” olarak sınıflandırıldı, on tanesi “orta” ve sadece biri “yeterli” notu aldı. Hamburgerin, her gün yenmediği ya da bir oturuşta birkaç tane birden tüketilmediği sürece, “düzgün bir ürün olduğunu, her halükarda kötü bir gıda olmadığını” vurguluyor, Stiftung Warentest’ten Birgit Rehlender.

Bazı beslenme bilimcileri bu araştırmaya hiç de hiddetle tepki vermediler. Potsdam Rehbrücke’deki Alman Beslenme Araştırmaları Enstitüsü’nden Gunda Backes, “Bu beni şaşırtmadı” dedi. “Genelleme olarak bir gıdanın kötü ya da sağlıksız olduğu söylenemez. Bu hamburger için de geçerli.” Backes, hastalıklardan korunmak için, beslenmenin bütününde dengeli olması ve yeterli miktarda vitamin, mineral, eser element ve posa içermesinin daha önemli olduğunu belirtti. Backes’e göre, obezite riskiyle ilgili önemli olan sağlık konusunda genellikle olduğu gibi tüketilen miktarlar: “İhtiyacım olduğundan fazla kalori almadığım sürece hamburger de yiyebilirim.”
Bütün beslenme uzmanları konuya, bu kadar dogmalardan bağımsız yaklaşmıyor. Bazıları için McDonald’s, Burger King ve benzerleri birinci düşman ve birçok medeniyet hastalığının ana sorumlusu. Ama insan düzenli şekilde hamburger yerse, gerçekten kalp krizi, obezite ve şeker hastalığına davetiye mi çıkarır? Ayrıca “düzenli” ne demek ki zaten?

2004 yazında, “Süper Size Me” adlı film salt fastfood semirmesinin görünürde nelere sebep olabileceğini çok etkileyici şekilde gözler önüne serdi. Başrol oyuncusu Matt Spurlock dört haftalık 5000 kalori diyeti süresince sadece bolca kilo almakla kalmadı. Kendi ifadesine göre, karaciğer yağlanması, nefes darlığı ve iktidarsızlık da çekti; sonunda doktorlar tek taraflı beslenmeyi bir an önce kesmesini tavsiye ettiler.

Stiftung Warentest denetçileri, olumlu hamburger değerlendirmelerine sonunda kendileri de sınırlamalar getirdiler. Bu değerlendirmenin fastfood sektörünün “temiz kâğıdı” olmasını istemiyorlar. Olumlu sonuç alan hamburgerler için bu değerlendirmenin sadece malum garnitürlerden feragat edildiği sürece geçerli olduğunu ifade ediyorlar. “Hamburgerle patates kızartması iyi bir mönü değil. Bunun yanına bir de büyük porsiyon mayonez almak, fazla yemek anlamına gelir” diye belirtiliyor değerlendirmede.

Ancak Stiftung Warentest’in tavsiyesine pek az kişi uyuyor. Hamburgerin yanında kim elma suyu ve salata seçer ki? Müşterilerin çoğunluğu zaten mönü seçiyorlar. Hamburgerin yanında patates kızartması ve bir içecekten oluşan mönülerin tek bir hamburgerden fiyat farkı neredeyse yok. Ama tam da bu kombinasyon tehlikeli ve fastfood restoranlarında yenen yemekleri oburluğa dönüştürüyor. Süper boy porsiyonlar şüphesiz şişmanlatıyor. Bir adet çift katlı hamburger, yanında kola ve patates kızartmasıyla, 1200 kalori içeriyor. Bu miktar, 14 yaşındaki bir çocuğun günlük ihtiyacının yarısı. Dolayısıyla, bu yaşta alınan bir öğün 600700 kaloriyi geçmemeli.

Bu yüzden, genellikle düşük fiyatlarıyla reklam yapılan kocaman porsiyonlardan özellikle çocukları uzak tutmak gerekli. Avrupa Birliği’nin Sağlık ve Tüketici Güvenliğinden sorumlu Komiseri Markos Kyprianou, Stiftung Warentest’in sonuçlarının yayımlandığı hafta, eğer bu sektör kendi kendine sınırlamalar getirmezse, sağlıksız gıdaların çocuklara yönelik reklamlarının yasaklanmasını talep etti. Yiyecek üreticileri, sınırlamalar getirme fikrine soğuk bakmıyorlar. Ancak yiyecekleri tüketenlerin kendilerini sınırlamaları zor. “Biz insanlar, çok yüksek kalori içerikli bir gıdayı ayırt edebilmek ve yediğimiz miktarı buna göre sınırlayabilmek durumunda pek değiliz” diyor, Kopenhagen Üniversitesi’nden beslenme uzmanı Arne Astrup.

Restoran zincirlerinin, “daha büyük, daha yağlı, daha fazla kalorili” prensibini son yıllarda geliştirmelerine şaşmamak gerek. Gerçi McDonald’s restoranlarında kalori ve besin değerini gösteren tablolar tepsi örtülerinin arkalarında yer alıyor. Diğer büyük zincirler de bu değerleri internet sitelerinde yayınlıyor. Ama son 50 yılda fastfood restoranlarındaki porsiyonların büyüklüğü 2 ila 5 kat arttı. Öğünlerin kalori değerleri de oldukça yükseldi. Günümüzde bir fastfood restoranında tepside 100 gramda 263 kilokalori bulunuyor. Oysa ortalama bir Orta Avrupalının günlük beslenmesinin enerji değeri, 100 gramda sadece 160 kilokalori. Tavsiye edilen miktar ise 100 gramda 125 kilokalori.

Şirketlerin, porsiyonların büyüklüğünü ve kalori miktarını azaltma yönünde kendi kendilerine geliştirdikleri önlemler ancak ağırdan alınarak hayata geçiriliyor. Bazı üreticiler son zamanlarda daha sağlıklı ürünler sunsalar da, küçük porsiyonlar, yağsız etten yapılan hamburger ya da kepekli ürünler ve meyve fastfood restoran zincirlerinde hâlâ istisna oluşturuyor.

Kalite testini gerçekleştiren araştırmacılara göre hamburgerlerin kralı, kalori açısından sinek siklet bir ürün McDonald’s Cheeseburger’i. Denetleyiciler bu ürünü “bir hamburgerin olması gerektiği kadar lezzetli bariz şekilde dana eti ve mangal tadı olduğu için ve laboratuar incelemesinde ikna ettiği için” övdüler. Bu ürünün kalori miktarı sadece 284 kilokalori. Testin sonuçları için paketleme ve hijyenin dışında, özellikle besin değeri ve kalori miktarı belirleyiciydi. Listenin son sırasını en ağır hamburger, Burger King’in “Chicken Supreme” adlı ürünü aldı. Teste dahil edilen diğer tavuk ürünleri de hayal kırıklığı yaşattı. Dana etli hamburgerden daha sağlıklı bilinseler de, daha yüksek oranda yağ, tuz ve fazlasıyla pane içeriyorlardı.

Olumlu değerlendirilen hamburgerlerin, fastfood restoran zincirlerinde beslenmenin serbest olduğu anlamına gelmediğini, uzun vadede gerçekleştirilen bir araştırma da doğruluyor. Amerikalı bilimciler bu araştırma için 15 yıl boyunca, ABD’de 3000 genç yetişkinden veri toplamışlardı. Sonuç çok açık ve daha kısa araştırmalarda edinilen tecrübeleri doğruluyor: Haftada iki seferden fazla fast food restoranda yemek yiyenler, bu tür yerlere daha ender uğrayan yaşıtlarına kıyasla, dört ila beş kilo alıyor. Big Mac’lerin ve Double Whopper’ların hayranlarında ayrıca iki kat daha yüksek insülin direnci görüldü. Bu, diyabet hastalığına yakalanmak için daha yüksek bir risk anlamına geliyor.

“Ama kilo alımına sebep olan, yalnızca fastfood beslenme değil” diyor Danimarkalı beslenme uzmanı Arne Astrup. Sonuçta, fastfood restoranlarının müdavimlerinin genellikle sağlıklarına daha az itina eden kişiler olduğunun bilindiğini söylüyor. Bu insanların daha fazla içki kullandıklarını, bütününde daha yağlı ve tatlı yediklerini, nadiren sebze, meyve ve kepekli besinler tükettiklerini ve daha az hareket ettiklerini ifade ediyor. “Hamburgerciye müdavim olmak, sağlıksız bir hayat tarzının genel bir göstergesi” diyor Astrup.