Monthly Archives: Şubat 2010
Grip hakkında merak edilenler…
Grip aşısı birkaç yıl boyunca korur mu?
Ne yazık ki bu doğru değil. Aşının bileşimi her yıl yenilenmek ve güncel virüs çeşitliliğine göre ayarlanmak zorundadır. Aşıyla vücuda mikroorganizmaların zayıflatılmış parçaları verilir. Böylece vücut antikor üretir. Antikorlar bağışıklık sisteminin molekülleridir ve virüslerin yüzey proteinlerine kilitlenir. Bu şekilde bloke edilen virüsler, bağışıklık sistemimizin yok edici hücrelerinin hedefi haline gelir ve bunlar tarafından etkisiz hale getirilir. Aşının koruyuculuğu yaklaşık % 70′tir; yani aşılanmış kişilerin % 70′i, gribe yakalanma durumunda hastalığı hiç belirti göstermeden ya da sadece çok az belirti göstererek geçirir.
Grip ve diğer soğuk algınlıklarında antibiyotikler faydalı olur mu?
Neredeyse hiçbir yanlış bilgi bu kadar büyük inatla tutunmayı başaramamıştır; hem de halk arasında olduğu gibi birçok doktorda da. Oysa tıp öğrencilerine en geç 6. sömestrde, soğuk algınlığı ve gribe sebep olan neredeyse bütün tipik organizmaların virüs olduğu öğretilir. Ve antibiyotikler virüslere karşı faydasızdır; bunlar sadece bakterilerde işe yarar.
Haksız çıkmak istemeyen kurnaz doktorlar, virüs kaynaklı gribe genellikle bir de bakteriyel gelişen süper enfeksiyon eklendiği ve bunlara karşı da en iyi ilacın antibiyotik olduğu savını öne sürüyorlar. Gerçi bu doğru, ama her soğuk algınlığında önlem olarak hastaya antibiyotik yazmak için neden sayılamaz. Ayrıca boğazda en ufak bir karıncalanmada antibiyotik alınması zararsız da değildir. Çünkü böylece antibiyotiğe direnç daha çabuk oluşur. Günümüzde bile hastanelerde bazı inatçı mikroorganizmalar, bunlara karşı hiçbir ilaç fayda etmediği için sorun teşkil etmektedir.
Grip soğuktan mı olur?
Gribin neredeyse tüm dünyada kullanılan diğer adı “influenza” bu inanıştan doğar. Bu isim 18. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkmıştır. O zamanlar, insanlar bu ağır hastalık tablosunun nedeninin soğuk olduğunu düşünüyorlardı: “İnfluenza di freddo”. Ancak grip hastalıklarının soğukla bir alakası yoktur. Grip, influenza virüslerinin neden olduğu bir enfeksiyondur. Bu virüslerin A, B ve C tipi vardır, insanlar için A tipi özellikle tehlikeliyken, daha ender görülmekle birlikte, B tipi de risk yaratır. A tipi sürekli değişir ve çok bulaşıcıdır.
H5N1 grip virüsü hep kuş gribine sebep olur mu?
Hayır, bu virüsün bulaşma şekli biraz daha karmaşık. Tehlikeli olarak tanınan virüs türlerinin de zararsız türevleri var. H5N1 (H ve N virüslerin yüzeylerindeki proteinleri ifade eder) kısaltması kuş gribini tanımlar ve bu grip 2003 yılından beri sadece milyonlarca kuşun değil, çok sayıda insanın da ölmesine sebep oldu. Ancak H5N1′in de tehlikesiz türleri var. Örneğin Kasım 2005′te İtalya’da ölü bir kuş bulundu; kuş bu virüse yakalanmıştı. Ama virologlar tehlike bulunmadığını ifade ettiler, çünkü bu virüs zararlı tipten değildi.
Grip zararsız bir hastalık mıdır?
Müzmin bir soğuk algınlığından farklı olarak grip ağır bir hastalıktır. Belirtileri, 40 dereceye ulaşabilen ateş, şiddetli baş ağrısı, eklem ağrıları ve halsizliktir. Semptomlar iki, üç hafta sürebilir. Soğuk algınlıklarına kıyasla gripte, öksürük, nezle ve ses kısılması pek ön planda değildir. İnsan gribini bulaştıran mikroorganizmalar yıldan yıla değişir. Bu sıralar mikroorganizmaların kökleri H3N2 ve H1N1′e benzerlik göstermekte, ama 1968 ve 1918/1919 yıllarında büyük salgınlara sebep olan aynı adlı kökler kadar tehlikeli değiller. H ve N kısaltmaları, mikroorganizmaların küremsi yüzeyinden diken misali çıkan proteinleri ifade eder.
1918/1919′da bütün dünya genelinde yaşanan büyük bir grip epidemisi, iyimser tahminlerle 20 milyon, kötümser tahminlerle 50 milyon kişinin ölümüne yol açtı. Epidemiye H1N1 tipinden grip virüsü sebep oldu. Sadece İspanya’da sekiz milyon kişi, Madrid’de her üç kişiden biri öldüğü için bu gribe “İspanyol gribi” adı verildi. 1957′de H2N2 “Asya gribine” neden oldu ve bu salgında tahminen dört milyon insan öldü. Yeni virüs tipi, H1N1′in kuş virüsüyle karışımından meydana geldi. 1968 yılında “Hongkong gribi” de H2N2′nin bir kuş virüsünün yüzey proteinlerini almasıyla ortaya çıktı. Yeni virüse H3N2 adı takıldı. Büyük bir salgının korkunç sonuçları büyük ölçüde unutulduğu için, grip dünyanın en hafife alınan hastalığı sayılır. Oysa grip, dünya genelinde yılda 1 milyondan fazla insanın ölümüne neden olur; Almanya’da bile yılda 10 bin ila 20 bin insan gripten yaşamını kaybeder.
Kadınlarda bir G-noktası var mıdır?
Bu tuhaf zevk noktasının vajinanın ön tarafının ilk üçte birinde bulunduğu ve (doğru uyarılmayla) hayret verici hazların kaynağı olduğu iddia ediliyor. Alman bir jinekolog olan Ernst Grâfenberg, hem erkeklerin hem de kadınların arzularını süsleyen bu nokta hakkında 1950 yılında ilk kez yazdı. Böylece bu nokta, doktorun adından yola çıkarak G-noktası olarak adlandırıldı.
1982′de ABD’de The G spot and other discoveries about human sexuality (G-Noktası, +18 Yayınları, 2009) adlı kitap yayımlandı ve çok popüler oldu. Bu tarihten beri hem kadınlar hem de erkekler can havliyle bu haz noktasını arayıp duruyorlar. Oysa doktorlar, uyarılabileceği iddia edilen bu dokunun bir masaldan ibaret olduğunu çoktan gösterdiler ve G-noktası efsanesinin, sadece on iki (!) kadınla gerçekleştirilen ve bu kadınların beşinin “orada bir şeyler hissettiklerini” ifade etmesinden yola çıkan bir araştırmayı kaynak aldığını kanıtladılar. Bunu en güzel ifade eden, New York eyaletinde Pleasantville’deki Pace Üniversitesi’nden psikolog Terence Hines oldu: “G-noktası bir tür jinekolojik UFO. Onu arayan çok oldu, hakkında konuşan da çok oldu ama objektif kriterler temel alınarak kanıtlanamadı.”
İlk gen tedavisinden sonrakiler daha titiz planlanıp hastalara faydalı oldu mu?
Olumsuz sonuçlar gösteren, sadece ilk gen tedavileri (1980′deki yasadışı tedavi ve 1990′daki yasal tedavi) değildi. Daha sonraki denemeler de başarılı olamadı. Yine de 2004′e kadar dünya genelinde yaklaşık 4000 kişi bu şekilde tedavi edildi bunların yaklaşık 600′ü Avrupa’da, neredeyse 60′ı da Almanya’daydı. Araştırmacılar için, bozuk bir geni sağlam bir genle değiştirme fikri anlaşılan çok çekiciydi. Ama şimdiye kadar hiçbir insan, kanıtlanmış şekilde, gen tedavisi sayesinde sağlığına kavuşturulamadı. Paris’te, gen tedavisi gören dokuz çocuktan ikisi, birkaç yıl içinde lösemi oldu. Hatta 18 yaşındaki Jesse Gelsinger 1999′da tedaviyi takiben yaşamını yitirdi.
Arizona, Tuscon’da yaşayan öğrenci, karaciğerinin ender görülen enzim bozukluğu nedeniyle hastaydı. Ancak hastalığı ölümcül tehlike içermiyordu ve Gelsinger ilaç tedavisi ve özel bir diyetle neredeyse hiçbir şikâyet yaşamadan ömrünü sürdürebilirdi. Belirli bir enzim bozuk olduğu için, Jesse Gelsinger’in karaciğeri bazı gıda bileşenlerini parçalayamıyordu. Yanlış beslendiği zaman, kanındaki nitrojen bileşikleri ve amonyak normal değerin beş katına çıkıyordu. Önce midesi bulanıyor, karnı ağrıyor, ardından da bayılıyordu. 17 yaşındayken bu duruma bir kez daha maruz kalınca, Philadelphia’daki gen terapisti James Wilson’a başvurmaya karar verdi. Wilson 90′lı yıllarda dünya genelinde gen tedavisi alanında en önde gelen uzmandı. Bu yeni tedavi şekli için kendi merkezini kurmuştu.
Gen tedavisinde, yardımcı olması ya da iyileştirmesi amaçlanan genler hastanın vücut hücrelerine aktarılır. Bu, virüsler (örneğin, nezle virüsleri) üzerinden fiziksel ya da biyokimyasal şekilde yapılabilir ve amaç sağlıklı genle hücrelerin bozukluğunu, böylece de hasta dokuyu ortadan kaldırmaktır. Hedef, Jesse Gelsinger’in karaciğerindeki bozuk genin sağlıklı bir genle değiştirilmesiydi. Doktorların görüşü, nitrojen bileşiklerini parçalayamayan bozuk enzimin de o zaman tekrar düzgün şekilde çalışacağı yönündeydi.
13 Eylül 1999′da hücreler hastaya enjekte edildi. Genler için ulaşım aracı olarak görev gören milyarlarca virüs, Jesse Gelsinger’in karaciğer bölgesinde kana enjekte edildikten iki gün sonra hastanın durumu dramatik şekilde kötüleşti. Bağışıklık sistemi muazzam virüs miktarıyla başa çıkamadı. Jesse Gelsinger komaya girdi, organları ve kan pıhtılaşması iflas etti. 17 Eylül 1999′da ailesi, Jesse Gelsinger’i hayatta tutan makinelerin kapatılmasına karar verdi.
İlk zamanlar, ölüm vakasının incelenmesinde, baba Paul Gelsinger araştırmacıları destekledi. Ancak Aralık 1999′da, James Wilson’un hastanın korunması adına geçerli olan birçok yükümlülüğe uymadığı anlaşıldı. Wilson yeterli sayıda ön deneme yapmamış, birçok hastada vahim kan değerlerini dikkate almamış ya da bunlardan sonuç çıkarmamıştı. Hayvan deneylerinin sonuçları özellikle vahimdi: Jesse Gelsinger’le aynı virüsgenkokteyli enjekte edilen bütün maymunlar “terapi” karışımından ölmüşlerdi. Ölüm vakasından sonra yapılan incelemeler, Wilson’ın kusurlarının bununla da sınırlı olmadığını gösterdi. Wilson’ın sorumluluk alanında o güne kadar gerçekleştirilen gen tedavisi araştırmalarında, 800′den fazla yan etki ortaya çıkmış, bunlar gizli tutulmuştu. Jesse Gelsinger’in gen tedavisi asla onaylanmamalı ve asla gerçekleştirilmemeliydi.
NO destekli beslenmeye EVET demek
Bünyemizde Bulunan Nitrik Oksit (NO) Mucizesi ile Kalp Hastalıklarına Son Yazı Dizisi’nden (Dr. Louis J. İgnarro’nun Nobel tıp ödüllü programı)Dr. Louis J. İgnarro; ister evde olsun ister bir konferans için Avrupa’ya uçmakta olsun, her akşam NO destekli vitaminler alır. Bunlar kadar önemli olan şeyse, onların NO içeren gıdalarla kaynaştıklarında nitrik oksit üretimini daha da fazla çoğaltabildiklerinin bilincinde olmasıdır. Bu yazıyı okuyunca, siz de öğünlerinizi bu besinlerle zenginleştirmek isteyeceksiniz.
NO destekli beslenme esası NO destekli ilaveler temeline eşdeğerdir. Daha önceki yazılarımızda C ve E vitamini gibi antioksidan ve L-citrulline ve L-arginine gibi ilavelerin öneminden bahsedilmişti. Tüm bunlar doğrudan ya da dolaylı nitrik oksit işleyişini desteklemek için çalışırlar. Tüm bu temel vücut yakıtlarının geniş bir besin alternatifinde bulunduğunu bilmek önemlidir.
Çoğu durumda en idealist bir kimse bile vücudun toplam NO ihtiyacını karşılamak için bu önemli besinlerden yeterli miktarda tüketmez. Bununla beraber, bu hayati besinleri mümkün olduğunca çok tüketmek akıllıcadır. ‘NO’ya ‘Evet’ programının en önemli hedefi vücudunuzun ilavelerin stratejik birleşimi aracılığıyla ihtiyaç duyduğu ve seçtiğiniz gıdaları aldığınızda en mükemmel şekilde çalıştığını size göstermektir.
Bu bölümde NO öğünlerine dönük birkaç önemli tarif verilecektir; bu asla katı bir diyet programı değil, sağlıklı NO ağırlıklı beslenmeye yönelik genel bir yaklaşım.
Dost NO besinleri
İyi haber şu ki, NO üretiminizi ve sağlığınızı yoluna koyabilecek birçok besin seçeneği var. NO ağırlıklı beslenmeye dair bilmeniz gereken temel etkenlerin birçoğunu ayrıntılı olarak ele almaya başlamadan önce, size “NO’ya ‘Evet” programınızdan seçebileceğiniz farklı yiyeceklerden oluşan etraflı bir liste aşağıda verilmiştir. Ama bilin ki bu liste yine de tümüyle etraflı değildir. Beğendiğiniz bir yiyecek varsa, o listede yoktur. NO ürünlerinin hususiyetlerini kontrol edin. Onun sağlığınıza faydalı olabileceğini göreceksiniz.
Antioksidanlar yönünden zengin besinler
Enginar (pişmiş), avokado, muz, fasulye (kuru), siyah erik, böğürtlen, yaban mersini (işlenmiş de olabilir), tahıl ürünleri, brokoli, Brüksel lahanası, kavun, kereviz, tavukgöğsü, mısır, yaban elması, kırmızı yaban mersini, siyah çikolata, balık yağı, keten tohumu, hububat, sarımsak, greyfurt, üzüm, üzüm suyu, karaciğer, mango, fındık, portakal, midye, marul, yer fıstığı yağı, ceviz, erik, kuru erik, nar suyu, kırmızı elma, kırmızı et (ölçülü), patates (haşlanmış), som balığı, soya, ıspanak, çilek, kiraz, siyah ve yeşil çay, domates, buğday.
L-arginine ve L-citrulline Yönünden Zengin Besinler
Badem, siyah çikolata, kavun, yer fıstığı, kırmızı et (ölçülü), som balığı, soya, ceviz.
Protein yönünden zengin besinler
Badem, morina balığı, yumurta, fındık, ceviz, som balığı, ıstakoz, karides, soya fasulyesi, kılıç balığı, ton balığı.
Omega-3 yağ asitleri yönünden zengin besinler
Ançuez, keten tohumu yağı, morina karaciğeri yağı, dilbalığı, ringa, uskumru, som balığı, helvacı kabağı taneleri, sardalye, kılıç balığı, ton balığı, ceviz.






