Monthly Archives: Şubat 2010
Alfa Lipoik Asit’e evet deyin!
Bünyemizde Bulunan Nitrik Oksit (NO) Mucizesi ile Kalp Hastalıklarına Son Yazı Dizisi’nden (Dr. Louis J. İgnarro’nun Nobel tıp ödüllü programı)
Birçok insan Alfa Lipoik Asit’e (ALA) cilt bakım ürünlerinde bulunan bir bileşke olarak aşinadır. Onun birçok serbest radikal türünü etkinsizleştirebilen güçlü bir süpürücü olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz artık. ALA hem suda hem de yağda çözünür bir maddedir ve çözünürlük hususiyetlerinden ötürü, hücre zarlarında konumlanır ve bu zarların serbest radikal etkinlik neticesinde dağılmaktan kurtarabilir. Öte yandan ALA daha fazla koruma imkânı bulabildiği hücrelerin su-temelli kısımlarına da girebilir.
Alfa Lipoik Asit’in Öyküsü
Alfa Lipoik Asit’in antioksidan işlevi ilk olarak otuzların sonunda araştırılmaya başlandı. Kırkların başına kadar, araştırmacılar antioksidan ALA’nın serbest radikallerle savaştığını kanıtladılar.
1951 itibarıyla, araştırmacılar ALA’nın tabii halde enerji üreten vücut hücrelerinde bulunduğunu keşfetmişlerdi. Alfa Lipoik Asit üretimi desteklendiğinde, o bu hücrelere nüfuz etmekte ve moleküllerini durağan olmayan serbest radikaller tarafından tamamlanmaktan kurtarmaktaydı. Bu arada hareketli serbest radikallerse eksilen moleküllerini tamamlamaya ve durağan hale geçmeye çalışmaktaydı.
ALA’nın Sağlığınıza Faydaları
Aşağıda ALA’nın kanıtlanmış yararlarını okuyacaksınız:
- ALA vücuttaki C ve E vitaminleri de dahil olmak üzere diğer asal antioksidanların düzeylerini harekete geçiren ya da artıran kimyasal tepkileri tetikleyebilir.
- O nitrik oksit miktarını artırdığı gibi NO’nun etkinliğinin süresini ve direncini de artırabilir.
- Glikoz metabolizmasını rahatlatabilir ve genellikle şeker (diyabet) hastalarına tavsiye edilir.
- Hayvanlar üzerindeki deneylerde, ALA kan basıncı göstergelerim aşağı çekmiş, beyni çarpma sonucu oluşan incinmelerden korumuş ve damar sisteminin işleyişini düzenlemiştir.
Alfa Lipoik Asit: Etkisi Kanıtlı
İşte huzurlarınızda Alfa Lipoik Asit’in damar sistemi üzerindeki etkilerini değerlendirme amaçlı son iki çalışma:
- 1996 senesinde Britain Research dergisinde açıklanan özel tesirli bir hayvan deneyinde, Hintli ve Amerikalı araştırmacılar beyne giden şah damarlarıyla oynayarak laboratuar fareleri üzerinde bir şok tatbik ettiler. Kan akışını yenilediklerinde, oksijen radikallerinde bir dalgalanma ortaya çıktı ve hayvanların yüzde 78′i yirmi dört saat sonra öldüler. Bunun üzerine deney yeniden yapıldı, ama bu defa farelere kan akışının yeniden düzenlenmesinden hemen önce Alfa Lipoik Asit verildi. Bir gün sonra, ölüm oranı yüzde 26′ya düşmüştü ki, bu, antioksidanın, kan akışı kaldığı yerden devam ederken, hayvan beyinlerini darbelere karşı koruyabildiğini gösteriyordu.
- Kanadalı araştırmacılar yüksek tansiyonlu fareleri kümelere ayırdılar; bir kümeye Alfa Lipoik Asit’le desteklenmiş bir diyet uygulanırken, diğerine ALA’sız bildik diyet uygulandı. Dokuz hafta sonunda, sistolik kan basıncı göstergeleri antioksidan özütü verilen grupta son derece düşük ölçüldü. Bu sistolik ölçüler ALA grubunda ortalama 180 mm Hg’dan 140 mm Hg’a gerilerken, tedavi görmeyen hayvanların kan basıncı 180′den 190 mm Hg’a yükseldi. Öte yandan ALA’lı damar sisteminde yapısal gelişmelere dair belirtiler de vardı ki, buna damar yolu hasarlarındaki azalmalar ve ateroskleroz göstergelerindeki düşüşler de dahildi.
Ciltte oluşan kepeklenmelere karşı Marul
Marul: Kendine özgü lezzeti, tadı ile çok sevilen marul, madeni maddeler ve vitamin bakımından bir hayli zengin sayılabilir. Ciltte kepeklenme, tahrişlere karşı maruldan iyi, basit bir ev reçetesi hazırlanabilir. Marulun taze olmasına dikkat edilmesi, çok iyi yıkanması ve kendi kendine süzülmesi gerekir. Reçetenin hazırlanabilmesi için bir kaç marul yaprağı yeterlidir.
Uygulama: Birkaç marul yaprağı ezilerek suyu çıkarılır, süzülür. Akşam, önce yüz, alışılagelmiş şekilde iyice temizlenir. Daha sonra marul suyu yüze bol bol sürülür. 25 – 30 dakika sonra yüz, soğuk suyla yıkanır. Reçetenin yan etkisi yoktur. Bu bakımdan sık sık uygulanabilir.
Karadut diyabetin dostu değil güçlü düşmanıdır
Nefis bir meyve, mükemmel bir şurup ve şerbet hammaddesi olan Karadut; şekerden uzak, saf haliyle, insan sağlığını tehdit eden diyabetin güçlü bir düşmanıdır.
Şeker hastalığında, insülin tesiriyle büyük yararlar sağlar. Kanda şeker oranının yükselmesini önler, aşırılıkları giderir.
Karadut, kanda olduğu gibi, idrarda da yüksek şekeri düşürür. Ayrıca şeker hastalığının, belirli yerlerde sebep olduğu inatçı rahatsız edici kaşıntıları ortadan kaldırır.
Karadut pankreasa bağlı hastalıklara karşı da mükemmel bir ev ilacıdır
Reçetesi: Bu yararlı meyveden ilaç olarak yararlanmanın en basit ve kolay yöntemi şöyledir:
* 30-40 gram kadar, olgun, ama çürük olmayan Karadut, 1 litre kadar kaynar suya atılır, 15-20 dakika dinlendirildikten sonra kullanılır. Karadut suyu, yemekler arasındaki sürede 3-4 bardak içilir.
* Özellikle idrarda ortaya çıkan yüksek aşırı seviyedeki şekeri düşürmek için Karadut’tan elde edilen öz, hülasa büyük yararlar sağlar. Bir bardak suya 35-45 damla Karadut hülasası damlatılır, yemeklerden önce birer bardak içilir.
* Ağrı ve kaşıntılara yol açan şeker hastalığında, aynı reçete uygulanır, şifa ve ferahlık sağlar.
İlk gen tedavisi tam bir başarı mıydı?
James Watson ve Francis Crick 1953 yılında DNA ikili sarmalının yapısını keşfettiklerinden beri, bilimcilerin vizyonu, bozuk kalıtımsal malzemeyi sağlamıyla değiştirebilmek olmuştur hep. İyimser beklenti, hasta genlerin sağlamlarıyla değiştirilmesiyle, münferit gen bozukluklarına bağlı hastalıkların iyileştirilebileceği yönündedir. Genetik araştırmalar 70′li yıllarda bakterilerde ve tallı bitkilerin gen materyalinde değişiklik yapmakta aşama kaydetti. Birçok araştırmacı bu ilerlemeler karşısında gayrete geldi ve sabırsızlığa kapıldı: “Gen tedavisini” artık nihayet insanlarda da denemek istiyorlardı.
Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde profesör olan Martin Cline talasemi (Akdeniz anemisi) tedavisi uzmanıydı. Özellikle Akdeniz ülkelerinde görülen talasemi hastalığında, hemoglobinin üretimi bozuktur. Hastalar çabuk yorulur, fazla dayanıklı değildir ve en küçük eforda nefes nefese kalır. Bu hastalığın ağır şeklini geçiren kişilerde, küçük yaşlarda kalp kasının zarar görmesi ve ağır enfeksiyonlar ortaya çıkar. Birçok hasta 25 yaşına gelmeden hayatını kaybeder.
Martin Cline bu hastalığı sonunda etkili bir şekilde tedavi edebilmek istiyordu ve bunu denerken de tüm hukuki kuralları, mesleki kuralları ve tıbbi kişisel sorumlulukları çiğnedi. Cline Temmuz 1980′de, bu iş için resmi bir izin almadan, iki hastada talasemiye karşı gen tedavisi uyguladı. Bu, hastanın iyiliği adına işlenmiş, herkesin anlayış göstermesi gereken, affedilebilir bir suç sayılamazdı. Burada söz konusu olan, hastaların nasıl tepki göstereceği ve hangi tehlikeleri barındırdığı bilinmeyen, daha önce fazla araştırılmamış bir tedavi şekliydi.
Cline iki insan kobayına, hemoglobin üretimi için gerekli olan genleri ekledi. Gerçi Cline bu işlem için üniversitesinden onay talep etmiş ama cevap henüz gelmemişti. Deneyin sonucu fazlasıyla belirsizdi. Cline ayrıca çeşitli İsrailli ve İtalyan makamlarından izin almak zorundaydı, çünkü hastaları bu iki ülkeden geliyordu. Cline hastalarından ilik hücreleri aldı ve ardından bu hücrelere hemoglobin üretimi genlerini ekledi. Sonra da gen değişikliğine uğratılmış hücreleri hastalarının damarlarına enjekte etti.
Bilirkişi cevabı, Cline deneyine başladıktan bir gün sonra geldi. İnsanlarda gerçekleştirilecek ilk gen tedavisi reddedilmişti. Cline’ın izinsiz davranışı çok geçmeden ortaya çıktığında, hem kamuoyu hem de araştırmacıların birçoğu öfkelendi. Medyada da izinsiz tedavi hakkında şiddetli tartışmalar yaşandı. Konunun uzmanı olmayanlar bu “insan deneyi” karşısında dehşete düşmüştü, Cline’ın meslektaşları ise her şeyden önce, onun sorumsuz davranışının yeni tedavi yöntemlerinin önünü açmak için çok önemli olan itibarın kaybedildiğinden endişe ediyorlardı. Gen tedavisinde, yıllarca harcanan emek şimdi heba olmuştu. Gen terapisi uygulayanlar resmi izin olmadan insan deneyleri yapıyorlarsa, onlara gelecekte nasıl itimat edilecekti? Nihayetinde, araştırmacıların çoğu da bu iş için henüz erken olduğu ve önce birçok hayvan deneyi yapılması gerektiği konusunda hemfikirdi.
Ancak bazı bilimciler için, Martin Cline vicdansız bir araştırmacı değil, her şeyden önce kendini bilim uğruna feda etmiş, hastalarına faydalı olabilmek ve tıbbi gelişmeleri hızlandırmak için kariyerini hiçe saymış biriydi. İçten içe, Californialı doktorun, yeni tedavi yöntemini bu kadar erken bir aşamada uygulama cesaretini takdir ediyorlardı. Ne de olsa, skandal gün ışığına çıktıktan sonra, Cline laboratuar yöneticiliği görevini bırakmak zorunda kalmıştı.
Cline’ın deneysel tedavisinin hastalarına fayda sağlayıp sağlamadığı hâlâ bilinmiyor. Cline onları bir daha görmedi. Hastaları California’daki deneyden birkaç yıl sonra öldü ve bu süre de hastalıklarının, tedavi olmadan da onlara tanıyacağı sınırlı yaşam beklentisiyle az çok örtüşüyordu. Anlaşılan o ki, deney sonucu olarak doğrudan zarar görmemişlerdi.
On yıl sonra, Eylül 1990′da, resmi olarak onaylanmış ilk gen tedavisi başladı. Kalıtımsal bir bağışıklık sistemi hastalığı yaşayan dört yaşındaki Ashanti De Silva’nın gen tedavisinde, küçük kıza gen tekniğiyle değiştirilmiş bağışıklık sistemi hücreleri enjekte edildi. Küçük kızın hastalığı o kadar ender görülen bir hastalık ki, tedaviyi eleştirenler, bu konuyla ilgilenen bilimci sayısının hastalıktan muzdarip olan hasta sayısından fazla olduğunu söylüyorlar. Her halükarda, Ashanti ve diğer bir hasta, Cindy Cutshall, gen tedavisinin yanı sıra geleneksel tedaviyi de görüyorlar. Dört yıl sonra, araştırmacılar, yeni tedavi şeklinin hastaları sağlığına kavuşturmadığı ve iki kızın da durumunda değişiklik yaşanmadığı sonucuna vardılar.
Epilepsi krizi yaşayan hastalarda ilaç kullanımına erken mi başlanmalıdır?
Birçok doktor ve epilepsiyle ilgilenen ama konunun uzmanı olmayan kişi bu soruya evet cevabını verecektir. Özellikle sadece düzensiz ve nadiren kriz yaşayan epilepsi hastalarında ilaç kullanımına erken başlanması tartışmalı bir konu. Hastaların fayda ve zararı tartması gerekiyor; zor bir karar. Bir yanda, ilaç kullanımıyla hastalığın seyrini uzun vadede olumlu yönde etkileme ve krizlerin sıklığını azaltma umudu var. Zira ilk krizden sonra, gelecek iki, üç yıl içinde yeni bir kriz yaşanmasının olasılığını hesaplamak zor ve bu olasılık % 23 ile % 71 arasında. Diğer yandan, epilepsi ilaçlarının çoğu rahatsızlık verici yan etkilere sebep oluyor. Bunlara, korku atakları ve depresyon, sersemlik hissi, mide bulantısı, baş ağrısı ve yorgunluk dahil.
İngiliz doktorlar 2005′te Lancet dergisinde büyük bir araştırma yayımladılar. Bu araştırmaya göre, hemen ilaç kullanımına başlanması uzun vadede gelecek krizlerin olasılığını düşürmüyor. Liverpool ve Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar, 1993′ten 2000′e kadar İngiltere’de farklı hastanelerde tedavi görmüş 1400 hastayı incelediler. Bu hastaların yarısı hemen bir epilepsi tedavisine başladı. Diğer yarısı ise bekledi, kendileri ve tedaviyi yapan doktor ancak gerekli gördüğünde ilaç almaya başladı. Gerçi, hemen tedaviye başlayanlarda yeni krizler yaşanana dek geçen süre uzadı. İlk iki yıldaki epilepsi nöbetlerinin sayısı da azaldı. Ama bu hastalar tedavinin yan etkilerinden şikâyetçiydi. Uzun vadede, tedavi hastalığın seyri ve yaşam kalitesi üzerinde olumlu etki etmedi. “Yaklaşık iki yıl sonra fayda-zarar ilişkisi dengeleniyor” diyor araştırmayı yürüten David Chadwick. “Bir yanda krizleri daha iyi kontrol altına alabilmenin avantajı var, diğer yanda ise istenmeyen yan etkiler.”






