Monthly Archives: Şubat 2010

Çok şeker yiyen, şeker hastası olur mu?

diyabetBir insan hergün bir çikolata yiyor, bir şişe kola içiyor bu yüzden şeker hastası olacaktır. ve beslenme arasında bir bağlantı var, ancak bu ilişki bu kadar da basit değil. Çoğu insan hayatı boyunca düzenli olarak şekerli yiyecekler yiyip şeker hastası olmayabilir. Münih Ludwig-Maximilians Üniversitesi’nde endokrinoloji profesörü Martin Reincke, “Aşırı çikolata bağımlılığına rağmen şeker hastası olmayı başaramayan insanlar tanıyorum” diyor. Hormon uzmanına göre, “Bazıları düzenli olarak üç ya da dört paket çikolata yiyor.” Çünkü için belirleyici olan, bu lezzetli şeylerden ne kadar yediğimiz değil, bu beslenme şekliyle vücut ağırlığımızın nasıl geliştiği. Çok fazla tatlı şeyler yiyen ama yine de spor ya da diğer sebeplerden zayıf kalanların asla şeker hastası olmayacağına kesin gözüyle bakabiliriz, diye açıklıyor Reincke: “II. tip diyabetin belirleyici risk faktörü aşırı kilodur.”
Hatta “genç” şeker hastalığı, I. tip diyabet, beslenmeden tamamen bağımsız gelişir. Genellikle genetiktir ve sebebi bilinemeyen bir otoimmun hastalıktan kaynaklanır. Bu diyabet tipinde, bağışıklık sistemi vücudun kendi hücrelerine karşı koyar bu durumda bağışıklık sistemi pankreasta insülin üreten hücreleri yok eder. Ve böylece kanda insülin eksikliği yaşandığı için, şeker yeterince etkili bir şekilde hücrelere gönderilip orada işlenemez.

“Yetişkin” diyabeti olan II. tip, I. tipe kıyasla belirgin şekilde beslenmeyle bağlantılıdır. Ama o da büyük oranda genetiktir. Yatkınlığı olan kişi, aşırı kilo ve hareketsizlik nedeniyle en azından şeker hastalığına yakalanma olasılığını arttırır. Çünkü hareketsizlik ve fazla kilo nedeniyle hücreler zamanla insüline karşı duyarsızlaşır (bu duruma hücrelerin insülin direnci adı verilir); böylece şeker kanda sadece düşük oranda metabolize edilir ya da hiç metabolize edilemez.
Kilo vererek ve fiziksel aktiviteyi arttırarak, bu süreç başlangıçta geri bile döndürülebilir hastalar normal kilolarına yaklaştıklarında, hücreler tekrar insüline daha iyi tepki verir. Bel çevresi için şu değerler geçerlidir: Mezura erkeklerde 102 cm’nin üzerini, kadınlarda ise 88 cm’nin üzerini gösteriyorsa, tehlike çanları çalıyor demektir. Çünkü yağlanma bu düzeye ulaştığında, metabolik sendrom için daha yüksek bir risk vardır. “Ölümcül dörtlü” olarak da adlandırılan bu rahatsızlığa şunlar dahildir:
1) Aşırı kilo
2) Yüksek kan yağı değerleri
3) Yüksek diyabet yatkınlığı
4) Yüksek tansiyon
Bu semptom birlikteliğinden, kalp krizi ve inme gibi, kalp ve kan dolaşımı hastalıkları için belirgin şekilde yüksek risk doğar.

Kilo vermek sağlıklı mıdır? Uzun yaşamamızı sağlar mı?

kilo vermekHerkes hemen “Tabii!” diyecektir. Ne de olsa, insanın kilo vermesiyle sağlığının düzeldiği çok aşikâr görünüyor. Çünkü fazla kiloların sağlık açısından olumsuz etkileri yeterince biliniyor: Sadece kemiklere değil, tendonlar ve kaslara da çok büyük yük biniyor; kalp ve kan dolaşımı hastalıkları ile riski artıyor. Ancak fazla kilolu insanlar istediklerinde, sağlık durumları bundan illa ki olumlu şekilde etkilenmiyor. Finlandiyalı bilimciler, aşırı kiloluların tekrar tekrar kilo vermeye çalışmalarının, kilolarını korumalarına, hatta birkaç kilo daha almalarına kıyasla uzun vadede daha sağlıksız olduğunu saptadılar.

Araştırmacılar, 1975 ile 1999 yılları arasında sağlık durumları, diyet hedefleri ve kiloları hakkında bilgi alınan 3000 Finlinin verilerini incelediler. Uzun vadede, kilo vermek isteyen şişman insanların, kilolarını umursamayan şişmanlara kıyasla daha büyük ölüm riski taşıdıkları görüldü. Hatta kilo verme amacı olmayanlardan oluşan grupta bile, kilo verenler daha büyük risk taşıyorlardı. Bilimciler, araştırmaya dahil olan ve kiloları hastalık nedeniyle değişen kişileri incelemedikleri için, kilo vermenin sağlık açısından etkilerinin çok yönlü olduğu ve vücudun diyet sırasında da zarar görebileceği sonucuna vardılar.

Şeker hastalığının belirtilerine dikkat

Sinsi bir hastalık olan şekerin belirtilerini iyi bilmek ve yakından takip etmek gerekiyor
diyabet
Ağız kuruması, sık idrara çıkma, çok acıkma gibi belirtileri herkes bilse de neredeyse hiçbirimiz gece terlemelerinin, vajinal kaşıntının işareti olabileceğini bilmiyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı Prof. Dr. Metin Özata, bu hastalığın az bilinen belirtilerine dikkat çekiyor.

ÜLKEMİZDE her 100 kişiden 10 -12’sinde şeker hastalığı görülüyor. Yine her 3 kişiden birinde “gizli şeker” bulunuyor. Konunun en korkutucu yönü, her 3 şeker hastasından birinin bu hastalığa sahip olduğunu bilmeden yaşıyor
olması. Oysa yapılan bilimsel çalışmalar; yeni teşhis edilen şeker hastalarının yüzde 50’sinde göz, böbrek, kalp ve sinir gibi organlarda hasar olduğunu gösteriyor.

Gelişimi engellenmeli

Şeker hastalığıyla ilgili en önemli noktanın hastalığın gelişiminin engellenmesi olduğu belirtiliyor. Bunun için de sağlıklı beslenme, egzersiz
ve düzenli kontroller gerekiyor. Prof. Dr.Metin Özata, “Yapılan bilimsel çalışmalar; eğitimli ve bilinçli hastalarda şeker hastalığının yol açtığı organ hasarlarının daha az olduğunu gösteriyor” diyor ve tüm belirtileri iyi değerlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Çok su içme, ağız kuruması, sık idrara çıkma, çok acıkma, çok yemek yemeye rağmen zayıflama ve halsizlik gibi şeker hastalığının en bilinen belirtilerini sıralayan Prof. Dr.Metin Özata, bunun
yanında az bilinen diğer belirtilerin, hastalığı teşhis etmedeki önemini vurguluyor.

Şeker hastalığı nedir ?

ŞEKER () vücudun şeker yakmasında ortaya çıkan bozukluğun neden
olduğu bir hastalıktır. Pankreasın ürettiği ensülin yetersizliği veya etkisizliğinden kaynaklanır. Kandaki şekerin normal değerlerin üstünde çıkması durumunda zehir etkisi meydana gelir ve vücudun tümhücreleri bu
nedenle zarar görür.

Açlığa tahammülsüzlük ‘gizli şeker’ işareti

AÇLIĞA dayanamayan, sık acıkan, açlık atakları yaşayan, hızlı kilo alan ve bu kiloları veremeyen kişilerde “gizli şeker” olasılığını düşünmek gerekiyor.
Bu sorun, kişide genetik olarak bulunan “ensülin hormon bozukluğundan” kaynaklanıyor

Bu belirtileri ihmal etmeye gelmez

Vajinal kaşıntı: Ailesinde şeker hastalığı olan, kilo fazlası bulunan, acıkma
atakları ortaya çıkan ve hızlı kilo alan kişilere, şeker hastalığı veya gizli şeker
yönünden tetkik yaptırmak gerekiyor. Çünkü vajinal kaşıntının nedenlerinden birinin de şeker hastalığı olduğu belirtiliyor.

Gece terlemeleri: Şeker düşüklüğü olarak adlandırılan hipoglisemi durumu ve şeker hastalığı bu hastalığa sahip kişilerde gece terlemesine neden oluyor.

Göbek çevresinde yağlanma: Özellikle göbek çevresinde meydana gelen
yağlanma ile ensülin direnci ve gizli şekeri olanlarda sık karşılaşılıyor.

Yemeklerden sonra uyku basması: Bu durumun nedenlerinden birinin de
kandaki şeker değişiklikleri olduğu belirtiliyor.

Cildin kuru ve kaşıntılı olması
Horlama
Sinirlilik
El ayalarında ve ayak altlarında yanma
İri bebek doğurma
Yaraların geç iyileşmesi
Açlık kan şekerinin 90 mg/dl üzerinde olması
Görmede bulanıklık
Halsizlik, yorgunluk ve bitkinlik hissi

Kaynak: Gazete Habertürk

Antidepresan ilaçlar intiharı önler mi?

antidepresan ilaçlarBu akla yakın geliyor. Ne de olsa bu ilaçlar iç sıkıntısı çeken insanların moralini yükseltmek ve onları kendilerine ya da başkalarına zarar verici hareketlerden uzak tutmak için veriliyor ve kullanılıyor. Ancak son yıllarda antidepresan ilaçların intihar deneme sıklığını gerçekten düşürdüğüne dair kuşkular dile geliyor. ABD’de ilaçların izinlerinden sorumlu daire FDA, 2004′teki uyarıdan sonra 2005 yazında bir kez daha uyardı. Özellikle antidepresan kullanan gençlerde intihar eğiliminde artma olup olmadığına dikkat edilmesi gerekiyordu.
Mesleki yayımlarda, gençlerin antidepresan kullandıkları zaman intihar eğilimlerinin arttığına dair, ilaçların kullanım sebebine tezat oluşturduğu düşünülen ipuçları giderek daha sık yer almaya başladı. Bunun ne sıklıkla yaşandığını belirlemek çok zor, çünkü depresyondaki insanlardaki intihar eğilimi riski normal nüfusa göre genelde daha yüksek. Birçok hasta antidepresan ilaçlardan fayda görüyor ve bu moral düzeltici ilaçlar karanlık düşünceleri insanlardan uzak tutuyor.

Ama hastaların bir alt grubunda (öyle görünüyor ki bu altgrup özellikle gençlerden oluşuyor) psikotropik ilaçlar paradoks bir etki de yaratabiliyor ve intihar teşebbüsü olasılığını arttırıyor. Doktorlar, ilaç kullanımına yeni başlayanlarda bu riskin yükselmesine şu şekilde açıklama getiriyorlar: Tedavinin başında korku ve moral bozukluğu yaygın; bu belirtiler ancak tedaviye başlandıktan birkaç gün sonra azalmaya başlıyor. Fakat antidepresan ilaçlar genel hareketliliği daha çabuk etkiliyor. Bazı hastalar, antidepresan ilaçlar sayesinde kendilerini daha cesur ve harekete geçmeye hazır hissederken moralleri hâlâ çok bozuk olduğunda belki de intihara daha yatkın oluyorlar. Bu yüzden Amerikan ilaç dairesi, antidepresan ilaçların prospektüslerinde olası yan etkilerde intihara teşebbüs riskinde de bir artış yaşanabileceğinin belirtilmesini artık şart koşuyor.

Deli dana hastalığı BSE, Scrapies hastalığına tutulmuş koyunlardan ineklere mi geçmiştir?

deli danaEn az bu kadar inandırıcı olan bir teori daha var. Bu teoride konu kadavralar, beyin sulanması ve delirme. İnekler, sudan şişmiş cesetler ve kemik unu… Deli dana hastalığının nasıl meydana çıktığını açıklamaya yönelik detaylar gerçi hiçbir zaman pek iştah açıcı değildi. Ama İngiliz tıp uzmanlarının Eylül 2005′te Lancet dergisinde açıkladıkları teorinin korkunç bir tarafı var: Zira Alan ve Nancy Colchester, deli dana hastalığının, İngiliz ineklerine Hindistan’dan gelen ve insan ceset parçalarıyla karışmış yemler verilmesi sebebiyle ortaya çıktığını iddia ediyorlar.

Canterbury Üniversitesi’nde eğitim veren ve araştırma yapan bilimcilerin bu cüretkâr tezi mide bulandırıcı ve kafa karıştırıcı. Çünkü birincisi, şimdiye kadar kabul edilen enfeksiyon zincirini tersine çeviriyor: Bu iddiaya göre, BSE hasta ineklerden insanlara geçmiyor, bizzat insanlardan hayvanlara geçiyor böylece danalar, hasta danaların etini yiyen insanlar için enfeksiyon olasılığı yaratıyor. İkincisi, İngiliz bilimcilerin bütün bilimsel kanıtlama yöntemine rağmen, bu iddiada, Hinduların birçok Batılı tarafından yadırganan cenaze rimellerinin bu salgın hastalığının yayılmasından sorumlu olduğu eleştirisi de hissediliyor.

Ancak İngiliz doktorlar, tezleri için çeşitli inandırıcı kanıtlar da sunuyorlar: 60′lı ve 70′li yıllarda, Hindistan’dan (ve ayrıca Pakistan ve Bangladeş’ten) yüz binlerce ton bütün hayvan kemiği, ezilmiş kemik ve kadavra parçası İngiltere’ye ithal edilmiş. İddia edildiğine göre, bunların içinde hep insan cesetlerinin parçaları da bulunuyormuş. İngiltere’de hayvan yemi ve gübre bu tuhaf malzemelerden üretilmiş. Bu karmaşık ve aynı oranda tiksindirici alışveriş, o zamanlar neredeyse hiç denetlenemiyormuş. Britanya Adası’nda hiçbir kurum, kadavraların hayvan yemi olarak işlenmeden önce sterilize edilip edilmediğini, edildiyse de bu işlemin nasıl yapıldığını kontrol etmemiş.
Lancet dergisinde makaleleri yayımlanan doktorlar, nehir kenarlarında ve arazide kemik ve kadavra toplamanın Hintli fakir çiftçiler için ek bir gelir kaynağı olduğunu da kanıtlar listesine ekliyorlar. Hintlilerin sadece küçük kısmının maddi imkânları ölülerini Hindu geleneklerine sadık şekilde tamamen yakmaya yettiği için, birçok cesedin hiç yakılmadan ya da sadece kısmen yakılarak nehirlere atıldığını iddia ediyorlar. Yalnızca, Ganj Nehri kıyısındaki kutsal şehir Varanasi’de yılda yaklaşık 40 bin ölü yakılıyor. 2004 yılında, çevreci uluslararası bir ekip iki gün içinde, Ganj Nehri’nin yalnızca on kilometrelik bir kıyı şeridinde 60′tan fazla ceset buldu.

“İnsan cesetlerinin Avrupa’daki hayvan ve hayvan ürünleri işleme tesislerine ve yem kırma tesislerine gönderildiği belgelerle kanıtlı” diye yazıyor Alan ve Nancy Colchester. Sundukları kanıtların gerisi ise istatistiksel: Yılda yaklaşık 150 Hintli klasik Creutzfeld-Jakob hastalığından (CJD) ölüyor; bunların yaklaşık 120′si Hindu. Hastalığın klasik versiyonundan, insanlar için daha tehlikeli olabilen yeni Creutzfeld-Jakob varyantı (vCJD) oluşabiliyor, çünkü bunun için sadece beyindeki prion proteinlerinin yer değişikliği ve konumsal olarak yeniden şekillenmesi gerekli. Daha tehlikeli olan vCJD, vahameti açısından danalardaki BSE ile eşdeğer. Araştırmacıların savı, Hindistan’da Creutzfeld-Jakob hastalığından ölen insanların cesetlerinden bazılarının -dolambaçlı yollar üzerinden ve parçalar halinde Avrupa’daki yem fabrikalarına ulaştığı yönünde. Bazı İngiliz inekleri beslenirken, hastalık taşıyan yemleri yemişler; bu da onlarda deli dana hastalığına sebep olmuş. 1986′dan 2005 yazına kadar sadece İngiltere’de yaklaşık 180 bin deli dana vakası görüldü. Dünya genelinde 2006 yılına kadar insanlarda 164 vCJD vakası kayıtlara geçti.

Alan ve Nancy Colchester, hastalığın sadece insandan hayvana geçen, olası bir küresel enfeksiyon zincirini ve oradan tekrar insana dönüşünü göstermekle kalmıyorlar. Moleküler biyoloji alanından, tezlerini destekler gibi görünen birçok ipucu da sunuyorlar. Zira tehlikeli prionların koyunlardan danalara geçtiğine dair, daha önce rağbet gören tezdeki gibi, mikroorganizmaların farklı formları bu şekilde değişime uğramış ve yeniden biçimlenmiş olabilir. Ancak scrapie hastalığına tutulmuş kuzulardan kaynakların bir enfeksiyonun moleküler biyoloji alanında kanıtlar zinciri, Alan ve Nancy Colchester’in yeni açıklamasından daha sağlam değil.

Hintli nöropatoloji uzmanı Susarla Shankar, Lancet dergisinin aynı sayısında Alan ve Nancy Colchester’in tezine kesinlikle karşı çıkıyor: Hindistan’da “tek bir deli dana vakasının kayıtlara geçmediğini” söylüyor. Ancak bu, enfeksiyon teorisiyle çelişmiyor. Ne de olsa, Hindistan’da inekler kutsal. Ve geviş getiren bu vejetaryen inekler orada kadavra parçalarından öğütülmüş hayvan unuyla beslenmiyor ve böylece zorla et yemek zorunda bırakılmıyor.