Monthly Archives: Mart 2010
Meme kanserinde, sadece tümörlü bölgenin alınması ya da bütün memenin alınması hastalığın seyrini farklı etkiler mi?
Hayır, hastalığın seyri alınan dokunun kenarları tümörsüz olduğu sürece ameliyatta alınan bölgeyle alakalı değildir. 2002 yılında bu konuda yapılan bir araştırma sayesinde kanser cerrahisinde artık giderek daha sık memenin tamamının alınmaması yolunda ameliyat yapılmaktadır. Pittsburglu doktorlar, sayıları 1800′ü aşan kadında sadece tümörlü bölgenin alınmasıyla bütün memenin alınmasının meme kanserinin seyrini nasıl etkilediğini karşılaştırdılar. Hem bütününde hastalığı atlatma oranı hem de hastalığın tekrarlamadığı süre açısından, tümörlü bölgenin çıkarılmasına ek olarak ışın tedavisi uygulandığı zaman iki yöntem arasında hiç fark görülmedi.
Kök hücreler güvenli bir tedavi seçeneği midir?
Bu tedavinin taraftarları uzun süre böyle düşünüyorlardı. Ama Eylül 2005′te başka bir sonuç çıktı: Laboratuarlardaki embriyonal kök hücreler o kadar değişim gösterebilirler ki, kanser hücrelerine dönüşebilirler. Burada en önemli nokta ise, bu kök hücrelerin ne kadar uzun süre saklanırlarsa o kadar sıklıkla kanserojen mutasyona yatkınlık göstermeleri. Baltimore’de Johns Hopkins Üniversitesi’nden Anirban Maitra ve bilimcilerden oluşan uluslararası bir ekip, bunu tıp dergisi Nature Genetics’te açıkladı. Araştırmayı kaleme alan bilimciler için laboratuar incelemelerinin sonucu, “bazı eski kök hücre dizilerinin tedavi amaçları için büyük ihtimalle uygun olmadığı” yönündeydi.
ABD, Kanada, İsveç ve Singapur’dan genetik uzmanları, bazı doktorların fikrince geleceğin yedek dokusunu oluşturacak olan genç ve yaşlı kök hücreleri birbirleriyle karşılaştırdılar. Laboratuarlarda yıllar boyu saklanabilmeleri için, kök hücrelerin diğer hücreler gibi tekrar tekrar “pasajlanması” gerekiyor. Bir “pasaj”, iki-üç günlük aralıklarla yeni oluşan hücrelerin ayrılması gerektiği ve besi yerinin yenilenmesi anlamına gelir. Çünkü eğer kültür kaplarında çok fazla sayıda hücre bulunursa ya da besin kıtlığı yaşanırsa üretilen hücreler ölür.
Uluslararası araştırma ekibi, kök hücrelerin genetik yapısının detaylı bir analizi sonrasında, incelenen dokuz yaşlı hücre dizisinin sekizinde dikkat çekici genetik değişiklikler buldu. Yaşlı olarak tanımlanan hücreler 39 ile 147 arasında pasajlamadan geçmişti. Buna karşın 11 ila 59 pasaj sonrası hücreler “genç” olarak tanımlanıyordu. Kansere sebep olan mutasyonlar yaşlı hücrelerde bariz şekilde daha sıktı. Gen kopyaları sayısında farklılık oranı örneğin, % 45 daha yüksekti. Mitokondrial DNA dizilerinde değişikliklere % 22 oranında daha sık rastlandı. Yaşlı kök hücrelerde, genlerin, çoğalmaları ve etkinleşmeleri için önem taşıyan promotör bölgesinde metilasyonlar genç hücrelere kıyasla % 90 daha sık görüldü. Genetik yapıda bu üç değişiklik, insan hücreleri kanser hücrelerine dönüştüğü zaman da görülen tipik değişiklikler.
Bu sonuçlar, embriyonal kök hücre araştırmalarının taraftarlarını ve karşıtlarını farklı bakış açılarına yönlendiriyor. Londra’dan tanınmış üreme tıbbı uzmanı ve İngiliz Bilimciler Birliği’nin (BAAS) başkanı Lord Robert Winston, Dublin’de gerçekleşen bir kongre sırasında, embriyonal kök hücre furyasından şikâyet etti ve kanser oluşumu tehlikesini şu şekilde yorumladı: “Bu hücreler o kadar çok sorun yaratıyor ki örneğin değişime uğramaları. Bunların kliniklerde kullanılabilmelerine daha çok var. Kök hücrelerden elde edilen yedek dokularla, Alzheimer gibi karmaşık hastalıkların günün birinde tedavi edilebileceğinden şüpheliyim.”
Kölnlü nörofizyolog ve kök hücre araştırmacısı Jürgen Hescheler, Almanya’daki katı araştırma sınırlamalarının yumuşatılmasından yana. Hescheler gerçi Nature Genetics dergisinde araştırmalarını yayımlayan bilimcilerin “embriyonal kök hücrelerin tedavi amaçlı kullanımından önce olası değişimler açısından tam kapsamlı araştırılması gerektiği” talebini destekliyor. Ama “ustalıkla dondurma” sayesinde pasajların sayısının günümüzde bile düşük tutulabileceğini vurguluyor. Ama orta vadede yeni, “taze” kök hücrelerin gerekli olacağını ifade ediyor. Zira 2002 ilkbaharında çıkarılan Alman Kök hücre Kanunu sadece 1 Ocak 2002′den önce elde edilen kök hücrelerin kullanımına izin veriyor: “Yaşlı kök hücre dizileri embriyonal kök hücre tedavisi çabalarımıza engel teşkil ediyor” diyor Hescheler.
Kollar ve bacaklar, kan dolaşımı sıkıştığı için mi uyuşur?
Aslında bu tamamen sinirseldir. Kollar uyuştuğunda, bunun bazı uzuvlardaki yetersiz kan dolaşımıyla alakası yoktur. Daha çok, üst kol ve koltuk altlarındaki sinir ağları o kadar basınç altında kalmıştır ki, kolların beslenmesi engellenmiştir. Doktorlar bu durumu “âşık felci” olarak da adlandırır, çünkü uyku sırasında ilk önce hissedilen karıncalanma fark edilmez ve sıkı sıkıya sarılan çiftlerde kısa süreliğine hassasiyet bozuklukları, hatta felç belirtileri görülebilir.
Diğer hassas noktalar diz arkalarında ve kasıklardadır. Park banklarında uyuyan alkoliklerde, baldır kemiği siniri alt bacağın dış tarafında dizin hemen altında sıkışır; çünkü bacak bu noktada bankın kenarına bastırır. Bu durum sık yaşandığında sinir kalıcı şekilde hasar görebilir. Park bankı sakatlığı geçirenler bacaklarını sürüyerek yürürler, çünkü ayaklarının ucunu artık düzgün şekilde kaldıramazlar.
Kötü kolesterol LDL, kalp hastalıklarını tetikleyen tek kan yağı mıdır?
Kolesterol kanda genellikle değişik protein parçacıklarının bileşeni olarak bulunuyor bu bileşenler yoğunluklarına göre, LDL, VLDL ve HDL gruplarına ayrılıyor. LDL “low density”, yani düşük yoğunluklu anlamına geliyor. VLDL “very low density”, yani çok düşük yoğunluklu, HDL ise “high density”, “yüksek yoğunluklu anlamını taşıyor. Doktorlar ve eczacıların yıllardır ilaç firmalarının nazik desteğiyle sürdürdükleri bilgilendirme kampanyaları neticesinde, neredeyse her yetişkin günümüzde “iyi” kolesterol ve “kötü” kolesterolü duymuştur ve gerekli durumlarda kendi değerlerini de bilir.
LDL kolesterol desilitrede 180 ila 200 miligramın üzerindeyse (farklı uzman kuruluşları farklı sınır değerler vermekteler), bu gerçekten kalp koroner damarları için tehlikeli bir alarm sinyali anlamına gelebilir. Ama HDL kolesterol benzer bir yüksek yoğunlukta yaklaşık 65 ya da 70 mg/dl de ise, bu risk dengelenebilir. HDL, damarlardan yağ parçacıklarının karaciğere geri taşınmasını uyardığı için, haklı olarak “iyi” kolesterol olarak adlandırılıyor. Kalp ve kan dolaşım sistemi için, sadece bariz şekilde yüksek LDL kolesterol değil, 35 mg/dl değerinin altında kalan HDL kolesterol de tehlike oluşturuyor. Kan yağları grubundan, kalp için diğer bir risk faktörü, “nötr yağlar” olarak adlandırılan trigliseridler. Bunların konsantrasyonu 200mg/dl’nin üzerindeyse, kalp koroner damarları ve diğer atardamarlar kireçlenme ve daralma tehlikesiyle karşı karşıyalar.
Bir de iyi haber var: Fiziksel aktivitenin artmasıyla, hem HDL kolesterol % 30 düzeyine kadar yükseltilebilir, hem de trigliseridler aynı oranda düşürülebilir. Yağsız bir beslenme düzeni de LDL ile HDL kolesterol dengesini olumlu etkiler ve kanda dolaşan trigliseridlerin konsantrasyonunu azaltır.
Yüksek kan yağ değerlerinin düşürülmesi her zaman hastaya fayda sağlar mı?
Bu düşünce, akla yakın gelse de, her zaman doğru değil. Son zamanlarda doktorlar, kan yağ değerlerinde şiddetli bir düşüş yaratmanın faydasının belli ki umulduğu kadar büyük olmadığını tekrar tekrar itiraf etmek zorunda kaldılar. Buna ek olarak, bütün kolesterol düşürücülerin fayda-zarar bilançosunun olumlu sonuçlandığı da henüz kanıtlanabilmiş değil. Kandaki yağ değerlerinin düşmesi, bütün hastalar için illa ki daha sağlıklı, hatta daha uzun bir ömür anlamına gelmiyor. Doktorları başka bir bilmeceyle karşı karşıya bırakan bir kolesterol paradoksu daha var. Çok yüksek kolesterol seviyelerine rağmen damarlarında bir yıpranma oluşmayan insanlar karşımıza hep çıkıyor. En az bu kadar açıklanamaz bir diğer bulgu ise, enfarktüs kurbanlarının neredeyse yarısının kolesterol değerlerinin tamamen normal olması.
Oysa doktorlar hangi kötülüklere karşı savaşmak zorunda olduklarından aslında emindiler. Birçok yıldan beri, yüksek tansiyon, aşırı kilo ve diyabeti, kalp ve beyinde damarların aniden tıkanmasına neden olabilecek ve enfarktüs ya da inmeye götürebilecek düşmanlar olarak benimsemişlerdi. Doktorların bu bakış açısında, kolesterol özellikle düşman konumundaydı. Doktorlar yağlar safından bu suçluyu, vakitsiz damar tıkanması için risk faktörü olarak tanımladıklarından beri, kolesterole karşı şiddetle savaşılıyor. “Kötü” kolesterol LDL (low density/düşük yoğunluklu) ilaç yardımıyla düşürülmeli, “iyi” kolesterol HDL (high density/yüksek yoğunluklu) yükseltilmeli. Neredeyse her yetişkin bu ayrımı artık bilir ve doktorlarının tavsiyelerini yürekten izler.
Bütün olarak değerlendirildiğinde, çok yüksek kolesterol değerinin düşürülmesi fayda sağlar. Ancak “fazlası” her zaman fazla fayda sağlamaz tıpta. Kasım 2005′te İskandinavyalı doktorlar şunu keşfettiler: Kan yağ değerlerinin şiddetli şekilde özellikle düşük değerlere indirilmesi, ölçülü bir düşüş sağlamaya kıyasla, kalp hastalarına belli ki pek bir artı fayda sağlamıyordu. Bu sonuçlar ABD’de dünyanın en büyük kardiyoloji kongresinde tanıtıldığı için, saygın tıp dergisi Journal of the American Medical Association da verilerin yayımlanmasını kongrenin tarihine denk getirerek öne çekti.
Araştırmada beş yıllık bir süre boyunca, daha önce kalp krizi geçirmiş olan 8888 hasta incelendi. Bu hastaların yarısına, kan yağı düzeyini düşüren, Pfizer firmasından Atorvastatin (Sortis) yüksek dozda verildi. Diğer yarısına ise kan yağı düşüren Simvastatin (Zocor) düşük dozda verildi. Bu ilaç MSD tarafından üretiliyor.
Fakat bu iki tedavinin karşılaştırılmasında, hastalar için önem taşıyan birçok noktada neredeyse hiçbir fark görülmedi: Gerçi LDL kolesterol yüksek doz ilaçla açıkça daha düşük seviyeye indirilebildi. Ama bunun sonucu olarak, ne istatistik açıdan daha az ölümle sonuçlanan kalp krizi ne de hastaların atlatabildiği enfarktüslerin sayısında bir azalma görüldü. Re-animasyon gerektiren ve hastanın kalbinin durduğu acil durumlar da seyrekleşmedi.
Daha 2004 ve 2005 yılında, kolesterol seviyesinde şiddetli bir düşüş yaratmanın bariz faydalarını nafile kanıtlamaya çalışan birkaç araştırma yayımlanmıştı. Yazarların birçoğunun araştırdıkları yağ oranlarını düşüren ilaçları imal eden ilaç firmalarıyla ücret ya da danışmanlık anlaşmaları olsa da, araştırmacılar hep şu sonuca vardılar: Araştırmada başlamadan önce belirtilmesi gereken hedef kriterlere (araştırma sonuç noktaları) ulaşılamadı. Örneğin bir analizde, daha yüksek dozlu ilaçların kalp krizi tekrarı üzerinde olumlu yönde bir etkisi yoksa, ama tam da bu ölçülmüşse, araştırma sonuç noktasına ulaşılmamış sayılır. Köln’deki bağımsız Sağlık Hizmetleri’nde Kalite ve Ekonomi Enstitüsü’nden Peter Sawicki, bu yüzden araştırmaları şöyle özetliyor: “LDL kolesterolün düşürülmesinin hastaların sağlık durumunu olumlu etkileyip etkilemediği, olumlu etkiliyorsa ne kadar olumlu etkilediği tartışmalı bir mevzu.”
Kanda yüksek yağ değerleri can yakmaz. Kardiyoloji alanında uzman kuruluşların verdiği katı sınır değerler Almanya’da yetişkinlerin çoğunluğunun hasta damgası yemesine sebep olur. Oysa yağ oranlarının düşürülmesi konusundaki en yeni araştırmalar şunu gösteriyor: Yüksek risk faktörleri ile sağlık arasındaki bağlantı, basit bir iyi-kötü dengesine dayanmıyor.






