Monthly Archives: Mart 2010
Erkek çocuğun sırrı çözüldü
PH miktarı 7′den yüksek olan çiflerin çocukları erkek oluyor
Yapılan bir araştırmada erkek çocuk doğumlarıyla alkali su arasında ilişki bulunduğu saptandı…PH miktarı 7′den yüksek olan, negatif yüklü iyonları bol miktarda içeren ve içerisinde fazla miktarda oksijen bulunan ‘alkali su’ içen çiftlerin çocuklarının erkek olma olasılığının yüksek olduğu bildirildi.
Kimya mühendisi Menan Aysan Kuzanlı ve doktor Recai Yahyaoğlu tarafından hazırlanıp yayımlanan ‘Alkali Suyla Sağlıklı ve Genç Kalmanın Sırları. Suyun İyileştirici Gücü’ adlı kitapta, insan vücudundaki sıvıların asidite ve alkalitelerinin çocuğun cinsiyetinin belirlenmesinde rol oynadığı belirtildi.
Kitapta şöyle denildi:
‘Erkeğin spermleri alkali, kadın vajinası ise asidiktir. Erkek kromozomları taşıyan sperm hızlı bir biçimde yol almasına rağmen yaşam süreleri kısa olduğundan vajinanın asidik ortamında ömrü çok kısadır. Buna karşın dişi kromozomları taşıyan sperm yavaş yol almasına rağmen vajinanın asidik ortamında daha uzun süre yaşayabilir. Bu basit sistem uygulanarak erkek veya kız çocuğa sahip olunabilmektedir. Anne ve baba çocuk yapma kararından 1 ay önce PH derecesi yüksek olan alkali su içmeye başlarsa spermler ve vajinanın içerisi daha alkali hale gelir. Böylece erkek çocuk yapma olasılığı yükselmiş olur. Alkali su vasıtasıyla hem erkek spermindeki alkali oran artmış hem de vajinadaki asidik ortam etkisini kısmen kaybetmiştir. Her iki etki karşılıklı olarak birbirlerinin etkinliğini artırmak suretiyle güçlü bir sinerji oluşmasını sağlar.’
Suyun pH derecesi 7′den büyük olmalı
Dr. Recai Yahyaoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kore’de yapılan bir araştırmada erkek çocuk doğumlarıyla alkali su arasında ilişki bulunduğunun saptandığını belirterek, şunları söyledi:
‘Kore’de yapılan bir araştırmada, son yıllarda alkali su içen anne ve babaların yüzde 95 olasılıkla erkek çocuklarının olduğu saptanmıştır. Bu sebeple Kore’de erkek çocuk oranının artması sorun olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu uygulama yüzde 100 sonuç verir diye bir kural yok. Bu yöntemle yüzde 100 erkek çocuk doğar demiyoruz. Sadece suyla cinsiyet belirleme arasında ilişki olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Vatandaşlarımız suyun alkali olup olmadığını PH derecesiyle (asit veya bazik derecesi, sertlik derecesi) anlayabilir. Piyasada satılan hazır suların ambalajlarının üzerinde, içerisindeki kimyasal maddeler ve PH derecesi yer almaktadır. H derecesi 7 ve üzerinde olan sular ‘alkali su’ olarak kabul edilir. Kısaca erkek bebek isteyen çiftler PH derecesi 7 ve üzeri olan suları tercih etsin. PH miktarı 7′den yüksek olan sular tercih edilirse bebeğin erkek olma olasılığı yüksek olur.’
Kaynak: AA
Aşırı gürültü sağlığa zararlı mıdır?
Kurt Tucholsky için insanın iki özelliği vardı: İnsan gürültü yapmaya bayılırdı ve dinlemeyi sevmezdi. Yazarın, her köşede maruz kalınan gürültüden kurtulmak için dilediği “kulak kapaklarını bilim dünyası henüz icat edemedi. Ama bilimciler, sürekli akustik etki altında kalmanın ne kadar sağlıksız olduğunu giderek daha açık şekilde ortaya koyuyorlar. Berlin Charite’deki üniversite kliniğinden Stefan Willich ile sosyal tıp uzmanları ve epidemiyologlardan oluşan ekibi, gürültünün kalbe zarar verip vermediğini araştırdılar. 2006 yılında European Heart Journal dergisinde, şaşılası derecede düşük seviyedeki gürültünün bile enfarktüs riskini arttırdığını açıkladılar.
“Sonuçlarımız, özellikle kronik gürültünün kalbe zarar verdiğini gösteriyor” diyor Willich. Uzmanlar, Berlin’in bütün büyük hastanelerinden enfarktüslü iki bin hastayla iki bin cerrahi hastasını karşılaştırdılar ve hastaların son on yıl içinde maruz kaldıkları gürültü stresini incelediler. Araştırma, sessizlik içinde yaşayan kişilere kıyasla, trafik sesi gibi çevre gürültüsünün kalp krizi riskini, erkeklerde neredeyse yüzde 50, kadınlarda ise üç katı arttırdığını gösterdi.
Böylece gürültü, kalp ve dolaşım rahatsızlıkları açısından bilinen tehlikeler olan yüksek tansiyon, yüksek kolesterol değerleri, aşırı kilo, diyabet ve hareketsizliğin yaklaşık yarısı kadar büyük bir risk anlamına geliyor. Ancak bu risk faktörleri bütün kalp krizlerinin sadece yüzde 50′sine açıklık getirebiliyor. Diğer yüzde 50 için mesleki ve sosyal çevre belirleyici gözüküyor. Örneğin Almanya’da yetişkinlerin yüzde 36′sı, çevre gürültüsünün yaşam kalitelerini düşürecek seviyede fazla olmasından şikâyetçi. Öte yandan, çalışanların en azından üçte biri, günün en azından bir çeyreğinde iş yerinde yüksek gürültüye maruz kalıyor.
Fakat sağlık için risk taşıması açısından gürültünün nasıl algılandığı da çok önemli. Burada, kadınlar ve erkekler arasında büyük farklılıklar var. Erkeklerde tehlike büyük ölçüde objektif gürültü seviyesine bağlı. Kadınlarda ise, çok can sıkıcı olarak algılanan gürültü kalbe özellikle zarar veriyor. Aynı gürültünün nasıl farklı şekillerde algılanabileceği malum. Komşunun bahçesindeki kurbağalar birçok insanı uykusundan eder. Ama aynı kurbağalar kendi bahçenizdeki minik süs havuzunda vıraklarsa gece uykunuz tehlikeye girmez.
Kronik gürültünün kalp ve damarlara nasıl zarar verdiği henüz tam olarak bilinmiyor. Willich ve ekibi, gürültünün kızgınlık ve stres yarattığını, bunun da vücuttaki stres hormonları adrenalin ve noradrenalinin daha yüksek miktarda salgılanmasına sebep olduğunu tahmin ediyorlar. Böylece tansiyon ve kan yağları seviyesi yükseliyor; bu da kalbe zarar verebiliyor.
Berlinli doktorların bulgularındaki şaşırtıcı bir diğer nokta, hangi gürültü seviyesinden itibaren sağlık açısından bir risk yaşandığı. Almanya’da iş yerinde kulaklık taşımayı gerektiren sınır şu an 85 desibel; bu, en yakın noktadan şantiye gürültüsüne denk bir değer. “Ama tehlike sınırı 60 ya da 65 desibelde görünüyor” diyen Willich, daha düşük sınır değerler belirlenmesini talep ediyor. “Bu değerlerden sonraki gürültü artışı sağlık açısından çok fazla önem taşımıyor.” 60 desibel değerine ise kalabalık büyük bürolarda bile ulaşılıyor.
Araştırmayı başlangıçta Berlin Charite’den uzmanlarla el ele yürüten Alman Çevre Bakanlığı (UBA), sonuçların açıklanmasından birkaç hafta sonra Willich ve ekibine gürültünün risklerini abarttıkları suçlamasında bulundu ve bu suçlamayı, verilerin araştırmaya katılan gönüllülerin sübjektif ifadelerine dayanmasıyla gerekçelendirdi. Alman Çevre Bakanlığı, Willich ve ekibinin araştırmasında gürültü seviyesinin objektif olarak belirlenmediğini ve bakanlığın 2004 yılında uygun bir rapor hazırladığını ifade etti. Ancak sübjektif ifadeler birçok tıbbi araştırma için temel oluşturur. Dolayısıyla, başlangıçta işbirliği yapan bakanlık ve doktorların artık birbirleriyle çelişmelerinin sebebi, aralarında yaşanan diğer fikir ayrılıkları olsa gerek.
Modern grip ilaçları gribe yakalanmaktan korur mu?
Hayır, anlaşılan o ki, gribe karşı koruyucu önlem olarak antiviral ilaçlar alınması salık verilemez. Tom Jefferson ve ekibi, Lancet dergisinde, bu ilaçların sadece ağır bir salgın durumunda diğer koruyucu önlemlerle birlikte tavsiye edildiğini yazdılar. Bu ilaçların kuş gribine karşı koruma sağladığına dair herhangi bir bilimsel kanıt da bulunmadığını ifade ettiler.
Jefferson ve ekibi İtalya, Alessandria’daki Cochrane Merkezi’nde çalışıyorlar. Cochrane merkezleri, tıp literatürünü titizlikle inceleyip belirli bir konu üzerinde yazılmış makalelerden istatistiksel açıdan kanıtlanmış bir özet çıkarmayı görev edinmiştir.
Bilimciler, sağlıklı insanlarda antiviral ilaçların etkisi üzerine analizlerinde, toplamda 25 binden fazla hastayı kapsayan 51 araştırmayı temel aldılar. Eski kuşak grip ilacı Amantadin ve Rimantidin’in yanı sıra yeni kuşak grip ilaçlarını da konu alan araştırmaları değerlendirdiler. Bu yeni kuşak ilaçlar nöraminidaz inhibitörü Zanamivir (Relenza) ve Oseltamivir (Tamiflu) idi.
İtalyan doktorların değerlendirmesine göre, Amantadin ve Rimantidin tavsiye edilemez. Bu ilaçlar gerçi şikâyetleri biraz hafifletiyor ama ne enfeksiyonu ne de virüslerin yayılmasını engelliyor. Ayrıca yan etkileri mevcut. Amerikan Salgın Kontrol Dairesi (CDC) 2005′te bu ilaçlara karşı uyarmış ve bunların yerine önlem olarak Zanamivir ve Oseltamivir kullanılmasını tavsiye etmişti.
Ama İtalyan uzmanların görüşü, Nöraminidaz inhibitörlerinin de grip sezonunda rutin olarak kullanılmaması yönünde. Bu tavsiye, 2005′te, grip sezonunda risk gruplarına önlem olarak bu ilaçların kullanılmasını tavsiye eden Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupalı uzman birliklerinin salık verdikleriyle çelişiyor. Jefferson, Zanamivir ve Oseltamivir’in belirtileri daha etkili hafiflettiğini belirtiyor. Ama Relenza ve Tamiflu’nun da ne enfeksiyonu ne de virüs yayılmasını engellediğini iddia ediyor. Nöraminidaz inhibitörlerinin önlem olarak kullanımının öte yandan direnç ve virüs mutasyonu tehlikesini arttırdığını ifade ediyor.
Grip aşısı güvenli midir?
Gerçi kuş gribi korkusu; 2005′te, önceki yıllara kıyasla daha fazla insanın normal gribe karşı aşı olmasına neden oldu.
Ama Seattle’deki Washington Üniversitesi’nden epidemi uzmanları, grip aşısının faydasının abartıldığını iddia ediyorlar: Epidemi uzmanları, grip aşısının yaşlı insanlar için ki bu grup en önemli hedef gerçekten ne tür yararlar sağladığının bilinmediğini savunuyorlar. Doktorlar, aşı olan insanların zaten sağlık konusunda ortalama nüfustan daha bilinçli ve daha sağlıklı olduklarını, bu nedenle de grip aşısının etkisinin abartıldığını düşünüyorlar. Jackson, geçmişteki grip araştırmalarının değerlendirmelerinde bu faktörün yeterince dikkate alınmadığı eleştirisini getiriyor.
Araştırmacılar 1995 ile 2003 arasında 72 binden fazla, 65 yaşını geçmiş kişiyi gözlemlediler. Bu kişilerin yaklaşık üçte ikisi grip aşısı oluyordu. Diğer araştırmalardan farklı olarak, katılımcıların sağlığı sadece grip sezonu sayılan sonbahar ve kış aylarında değil, öncesinde ve sonrasında da izlendi. Doktorlar analizlerinde, ölüm vakalarını ve zatürree sebebiyle hastaneye yatan vakaları özellikle dikkate aldılar.
Aşı olanlar ve olmayanların sağlık durumlarındaki en büyük fark, grip sezonunun başlangıcından önce dolayısıyla da aşıdan önce görüldü. Araştırmaya katılanlar arasında sonradan aşı olanlar için, bu dönemde hastalanma ya da hayatını kaybetme tehlikesi yaklaşık yarıya iniyordu. Ama grip sezonunda ve sonrasında, fark bariz şekilde daha düşüktü. Diğer uzmanlar da grip aşısının faydalarına kuşkuyla yaklaşıyorlar. Houstan’daki Baylor College’dan Doktor Paul Glezen, “ABD’de 1989′dan bu yana, grip aşısı olan 65 yaş üstü insanların oranı gerçi % 30′dan % 67′ye, yani iki katından fazlasına çıktı” diyor. “Ama bu yükselişe rağmen gripten dolayı daha fazla ölüm vakası ve hastaneye sevk var.”
Doktorlar, sonuçların, grip aşısının etkisiz olduğu anlamına gelmediğini vurguluyorlar. Ama bu sonuçların, bir aşının gerçek faydasını belirlemenin ne kadar zor olduğunu gösterdiğini ifade ediyorlar.






