Monthly Archives: Nisan 2010

Yıllık check-up gizli hastalıkları ortaya çıkarır mı?

check-up30 yaş üstü birçok yetişkin için bu artık âdettendir: Yılda bir kez, “bütün vücudu şöyle bir çek etmek için” doktora gidilir. Herhangi bir şikâyet ya da bir gerekçe yoktur ve doktordan, her şeyin yolunda olduğuna dair bir rapor beklenir. Kan tahlilleri, kalp, akciğer ve böbreklerin kısa bir muayenesi; nasıl ki arabalar belirli aralıklarla araç muayenesinden geçirilip trafiğe çıkmasında bir sakınca olup olmadığına bakılır, da bir tür fiziksel trafik muayenesi işlevi görür ve sürdürdüğümüz hayat tarzımızın doğru olduğundan emin olmamızı sağlar. 1861′de yıllık doktor kontrolü ilk kez önerildi. 1920′lerde bu fikir yayıldı ve Amerikan Tıp Birliği 1923′te “görünürde sağlıklı bütün yetişkinlerde” bu kontrolün yapılmasını önerdi.

Ancak 1970′lerin sonlarından beri check-up eleştirilmeye başlandı. En önemli eleştiri şuydu: Bu testlerle hatalı bir güvence veriliyordu. Check-up karşıtları, bu genel kontrolde gerçekten var olan tıbbi sorunların saptanamadığını, kontrolün fazlasıyla yüzeysel olduğunu ve kontrollerde belirli hastalıkların hedef alınıp incelenmediğini savundular. 1979′da Kanada Tabipler Birliği, yıllık sağlık kontrolünü faydasız ilan eden ilk kurum oldu. ABD ve diğer ülkelerin tıp uzmanları birlikleri bunu izledi. Böylece bilimsel açıdan artık şundan emin olunabilir: Görünürde sağlıklı insanlarda, genel sağlık kontrolü tıbbi açıdan gereksiz ve bu yüzden kaldırılmalı. İlk şikâyetler ortaya çıkar çıkmaz gerçekleştirilen ve belirli hastalıkları hedef alan bir anamnez, muayene ve teşhis daha doğru. Çünkü tıbbi test yöntemlerinin çerçevesi (rutin kan değerleri, EKG, kalp ve akciğerlerin dinlenmesi, belirli organların elle muayenesi ve bazen de batındaki organların ultrasonla muayenesi), hastalıkların çoğunu oluşum evresinde yakalamak için fazlasıyla yüzeysel.

Check-up’ın önemine güven yine de neredeyse hiç sarsılmadı. 2002′de, Denverlı doktorlar, yetişkinlerin yıllık sağlık kontrolünden bir beklentileri olup olmadığını araştırdılar. California’da San Diego, Boston ve Denver’da sorular yöneltilen
1200 kişinin % 66′sı, ortaya çıkan şikâyetlerde aile hekiminden aldıkları tedavilerin yanı sıra yıllık rutin bir muayeneyi gerekli buluyordu. Ancak soru yöneltilen kişilerin rutin kontrole inancı, muayeneleri kendi ceplerinden ödemeleri gerektiği durumda, % 33′e düşüyordu. Check-up’tan beklentiler gayet açıktı: % 90′ın beklentisi, doktorun beslenme, fiziksel aktivite, alkol ve sigara alışkanlıkları hakkında fikir bildirmesiydi.% 60, doktorla konuşmada cinsel hayat ve arabada emniyet kemerinin kullanımı hakkında da açıklamalar getirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Araştırmaya katılanların % 90′ı fiziksel muayenede, tansiyon, kalp, akciğer, karın, refleksler ve prostat muayenesi yapılması gerektiği fikrindeydi % 80′den az bir oran da işitme ve görme gücünün kontrolünü istiyordu. Ayrıca, için pap smear testi (% 75), mamografi (% 71), kolesterol değerleri (% 65), prostat spesifik antijen (% 65), kan şekeri (% 41), idrar (% 40), dışkı­da gizli kan (% 39) ve akciğer röntgeni gibi muayenelerin yapılması arzu ediliyordu.

Konunun uzmanı olmayanların bu beklentisi şaşırtıcı değil. Çünkü farklı araştırmalardan sonra, olumlu tıbbi bilgilerin uygulamaya geçmesi ve halka yayılması ortalama 17 yıl sürüyor. Olumsuz sonuçlarda yani bu durumdaki gibi, bir şey etkisiz ya da faydasız olduğunda- belli ki bu süre daha da uzuyor. Ama doktorların yıllık sağlık kontrolünün faydalı ve an­lamlı olduğuna hâlâ inanmaları şaşırtıcı. 2005 yazında Denver’daki çalışma grubu (2002 yılındaki araştırmayı yürüten ekip), aile hekimleri ve pratisyen hekimlerle gerçekleştirilen bir incelemeyi yayımladı. Yayımlanan verilere göre, doktorların % 65′i yıllık tıbbi muayeneyi gerekli buluyordu. Araştırmaya katılan doktorların % 88′i bu muayeneyi kendileri gerçekleştiriyordu ve % 55′i uzman kuruluşlarının, düzenli sağlık kontrolünü kaldırma yönündeki tavsiyelerine katılmadıklarını bildiriyorlardı. Doktorlar bu kontrolü, sadece doktor ve hasta arasındaki ilişkiyi güçlendirdiği ve doktorlara gelir sağladığı için değil, bu testlerle bilimsel verilerin aksine hastalıklar erken safhada ortaya çıkarılabildiği için savunuyorlardı.

Birçok doktorun rutin muayeneleri savunmasında, maddi nedenler de rol oynasa gerek. Ancak rutin kontrolü savunan doktorların sayısının bu derece fazla olmasını, Washington’lu iki tıp uzmanı bir meslek dergisinde farklı olası sebeplerle açıkladılar. Patrick O’Malley ve Philpp Greenland’e göre, doktorlar ve hastaların bu muayeneleri tasvip etmelerinin ardında, büyük olasılıkla başka bir sebep vardı örneğin daha güçlü bir doktor-hasta ilişkisi. Doktorlar, normal randevularda bu ilişkiyi kurmak için mevcut zamanın giderek azaldığını, bu randevularda kişisel ilişkinin önemine çok az değer verildiğini ifade ettiler. Dolayısıyla, yıllık rutin muayeneler kaldırılmamalı, ama farklı adlandırılmalıydı. O’Malley ve Greenland “check-up” yerine, “yıllık sağlık ziyareti”ni öneriyorlar.

Islak saçla yatmak zararlı mıdır?

ıslak saçIslaklık soğuk kadar tehlikeli sayılıyor. Bunun sebebi büyük ihtimalle, ıslak kıyafetlerin ve saçların bir süre sonra soğumasıdır. Ama her halükarda, soğuk ya da ıslak ya da soğuk ve ıslak; soğuk algınlığı ya da grip soğuk sebebiyle değil virüsler sebebiyle olur. Soğuk ve ıslaklığın bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi, virüslerin etkisine kıyasla oldukça düşüktür. Islak saçlarla yatmak çok hoş bir his olmasa gerek, ama bu sağlık açısından tehlikeli değildir olsa olsa saçlarınızın ertesi günkü görünüşünü tehlikeye sokar.

Rahim ağzı kanseri erkeğin yetersiz hijyeni sebebiyle mi olur?

rahim ağzı kanseri her şeyden önce bir enfeksiyon hastalığıdır. En önemli nedeni HP virüsleridir. Bu kısaltma “Humane Papilloma” virüslerini ifade eder. Bunlar, cinsel ilişki sırasında ufak zedelenmeler sonucu kan yoluyla bulaşırlar (ve enfeksiyon, erkeğin cinsel organını ne kadar temiz tuttuğuyla bağlantılı değildir). Önceleri, yetersiz hijyende penis ucunda oluşan beyazımsı birikintinin (smegma) kadının rahim ağzında kötü huylu tümör oluşumuna sebebiyet verdiği düşünülüyordu. Smegma, erkekler yeterince sık yıkanmadığında oluşur ve kötü kokar. Pek iştah kabartıcı bir şey olmasa da, tümör oluşumuna katkıda bulunduğu kanıtlanmamıştır.

Prostat kanseri araştırması kanseri yenme şansını arttırır mı?

Çok aşikâr görünüyor: Kanserin mümkün olduğunca erken teşhis edilmesi, hastalar için sadece avantaj sağlayabilir. Dolayısıyla birçok kişi (aralarında azımsanamaz sayıda doktor) buna inanıyor. Onlar, kanda prostat spesifik antijenin (PSA) belirlendiğinde prostat tümörünün daha erken teşhis edileceğinden ve daha iyi tedavi edileceğinden eminler. Bu durumun hastalara fayda sağlayacağı düşüncesi akla yakın görünüyor.

Fakat 2006′da ABD’de 72 bin erkekle gerçekleştirilen bir araştırmada tam aksi sonuç elde edildi. Yale Üniversitesi’nden John Concato ve ekibi, düzenli PSA testi yaptıran erkeklerin, herhangi bir kanser araştırması yaptırmayanlardan daha uzun yaşamadığını kanıtladı. PSA testine ek olarak prostat rektal muayene edildiğinde erkekler daha uzun yaşamıyordu, diyor araştırmayı kaleme alan uzmanlar. Anlaşılan o ki, kanser araştırması bazen de yalnızca tasaların öne alınması anlamına geliyor.

İncelenen erkeklerden 501′i 1991 ile 1995 yılları arasında prostat kanserine yakalanmış ve 1999 yılının sonuna kadar bu hastalıktan hayatını kaybetmişti. Yale Üniversitesi’nden doktorlar bu gruptaki kişileri, hâlâ hayatta olan, yaşıt ve aynı tedaviyi görmüş prostat hastalarından oluşan bir grupla karşılaştırdılar. Hem ölen hem de hâlâ hayatta olan erkeklerin neredeyse % 14′ü PSA testleri yaptırmıştı. Araştırmacıların fikrince, prostat kanseri taraması ölüm vakalarını geciktiriyor olsaydı, hayatını kaybedenler arasında PSA testi yaptıranların sayısının daha düşük olması gerekirdi. Ama durum böyle değildi. Araştırmacıların sonucu, “Şimdiye dek elde ettiğimiz saptamalar doğrultusunda, herhangi bir şikâyeti olmayan erkeklerde prostat kanseri için rutin test tavsiye edilmemesi gerektiği” yönünde. “Hastalara bu metodun ne kadar az güvenilir olduğunun açıklanması ve hastaların bunun üzerine seçimlerini yapmaları daha doğru.”

Kanser araştırmalarının fayda sağlamamasının farklı sebepleri var. Bir yandan, sadece Almanya’da yılda 40 bin erkeğin yakalandığı ve 11 bin erkeğin bu sebepten hayatını kaybettiği prostat kanseri genellikle geç yaşta ve yavaş gelişiyor. Hastalığın ortalama teşhis yaşı 71. 50 yaşındaki her üç erkekten birinde, prostatta milimetre büyüklüğünde tümörler oluyor. Ama bunlar nadiren şikâyet yaratıyor. Hatta 80 yaşındaki her iki erkekten birinde prostatta kötü huylu kanser odakları bulunuyor. Bunların çoğunluğu hiç fark edilmiyor bile. Dolayısıyla yaşlı erkeklerin çoğu prostat kanserinden değil, prostat kanseriyle hayatını kaybediyor.

Doktorlar ve hastaların yaşadığı ikilem, kanser hücrelerinin vakadan vakaya çok farklı gelişim göstermesi ve doktorların hastalığın gidişatını pek öngörememelerinden kaynaklanıyor. Tümör, 1993 yılında 52 yaşında prostat kanserinden ha­yatım kaybeden Frank Zappa’daki gibi çabuk ilerleyip metastaz oluşturarak çabuk mu ölüme götürüyor? Yoksa tümör, kanserle birlikte neredeyse 80 yaşına ulaşan François Mitterand’daki gibi yavaş mı ilerliyor?

Kimse hastalığın gidişatını öngöremediği için hangi tedavi seçeneğine karar verileceği de zor bir mevzu. Ve bu kararın sonuçları var. Çünkü en radikal tedavi olan prostatın alınmasında hastalar genellikle çok ağır yan etkiler yaşıyor: Ameliyattan sonra hastaların yaklaşık % 20′si idrarını hiç ya da kısmen tutamıyor. Daha büyük bir yüzde ise (farklı araştırmalara göre % 20 ile % 70 arasında) ameliyat sonrası iktidarsız oluyor.
Giderek daha sık PSA testleri yapıldığı için, teşhislerin ve ameliyatların sayısı artıyor. Her vakada, prostatın alınmasının gerekli olup olmadığını, hastanın boşuna mı ağır yan etkiler yaşadığını söylemek neredeyse imkânsız. Ama istatistik açısından, “PSA testiyle teşhis edilen on tümörden yaklaşık üç ila yedisi test olmasa asla fark edilmezdi; dolayısıyla bunlar fazladan teşhisler” diyor Stiftung Warentest yeni yayımlanan kitabında.

Ayrıca bu test yeterince spesifik değil: PSA değeri sadece kanserde değil, prostat iltihabında, seks sonrası ve bisiklete binmede de yükseliyor. Tümörlerin % 20′sinde PSA testi yanlışlıkla normal sonuç veriyor kanser gözden kaçıyor. Ve testi yaptıran erkeklerin % 15 ila 20′sinde, PSA değeri kanser teşhisi gösteriyor ama sonradan bu teşhisin o erkeklerin şansına yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Anketler Almanya’daki birçok doktorun hastalarını PSA testinin muğlâklığı konusunda yeterli derecede bilgilendirmediğini ortaya koydu. Erkek sağlığı konulu sempozyumlarda bu test teşvik ediliyor. Ürologlar, hastalara Almanya’da 30-40 euroya mâl olan bu testi “kişisel sağlık hizmeti” olarak methediyor.
Daha detaylı bilgiler sunması beklenen diğer iki büyük PSA araştırması henüz tamamlanmadı. “Bu testin dezavantajları olduğunu biliyoruz” diyor Bostonlu Doktor Michael Barry. “Bu test zararını aşan bir fayda sağlayana dek belki de uzun süre beklememiz gerekecek.”

Plasebo

Plasebolar işe yaramaz mı?

Plasebo (Latince, “ben beğeniliyorum”) tedavisi hep hayal ürünü olarak yorumlanıyor. Oysa bilimciler, “şeker hapı” olarak da anılan bu preparatların ölçülebilir bir tesiri olduğunu birçok kez kanıtlamıştır. Bu preparatlar % 30 oranına kadar ağrıları hafifletebilir ve başka ilaç tedavilerinin gerekliliği­ni azaltabilir. Farklı araştırmalar bu durumun geçerliliğini ke­sin olarak ortaya koymuştur. Hatta belirli bir plasebo etkisi normal ağrı kesicilerde de görülebilir. Aspirin ya da başka bir ağrı kesici alındıktan sonra birçok insan henüz beş ya da on dakika sonra ağrılarının azaldığını hissettiğini iddia eder. Oysa bu ilaçların içeriğindeki maddelerin vücutta farmakolojik bir etki yaratacakları yere ulaşmaları çoğu zaman 30 dakikadan uzun bir süre alır.

Plaseboların etki mekanizması bilinmemekte midir?

Plaseboların işe yaradığını doktorlar artık biliyor. Nasıl işe yaradıklarına dair ise giderek netleşen tahminler var. 2005 yılının ilkbaharında araştırmacılar, plaseboların çok büyük olasılıkla vücutta coşku hissini yaratan maddelerin üretimini arttırdığını göstermeyi başardılar. Bu sözde ilaçların etkisine inanç sayesinde beyinde endorfin salgılanıyor. Michigan Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü ve araştırmanın yürütücüsü olan JonKar Zubieta, “Bu durum, plasebo etkisinin fizyolojik değil, sırf psikolojik bir fenomen olduğu düşüncesine bir darbe daha vuruyor” diyor. Araştırmacılar 14 kişinin beynini PET (açıklama için aşağıdaki paragrafa bakınız) adı verilen özel bir teknikle incelediler. Araştırma sırasında, acı uyarımını yaratmak için, katılımcıların çene kaslarına konsantre tuzlu su enjekte edildi. Araştırmaya katılanlara aynı zamanda bir ilaç verildi bu ilacın ağrı kesici olduğu söylendi. Bu madde aslında plaseboydu. Bu süreç içinde katılımcıların beyinleri her 15 saniyede bir görüntülendi. Ayrıca katılımcılardan hissettikleri acıyı 0 ile 100 arasında bir puanlama sistemiyle değerlendirmeleri istendi.
PET (Pozitron Emisyon Tomografi) taramasında, katılımcıların acı çektiklerinde ve plasebo ile tedavi edildiklerinde vücutlarının kendi endorfin sistemlerinin faaliyete geçtiği görüldü. PET taraması fotoğraf çekimi gibi işler, ama ayrıca metabolizma hareketlerini gösterir ve genellikle bilgisayarlı tomografi olarak değerlendirir. Belirli bir özellik taşıyan maddeler (pozitron olarak adlandırılan kısa ömürlü, subatomik radyoaktif parçacıklar) yardımıyla PET taramasında beynin hangi bölgelerinin özellikle aktif olduğu ve o bölgelerde ne üretildiği ya da metabolize edildiği görülür. Katılımcılara yeni bir acı uyarımı sırasında, hemen tekrar plasebo olduğunu bilmedikleri ilaç alacakları söylendiğinde, acı, daha önceki şiddetinde algılanana dek arttırılabildi. 14 katılımcıdan dokuzunda plasebo sayesinde acı % 20′den yüksek oranda azaltılabildi.
Endorfinler morfin gibi etki eder ve gri maddedeki opiyat reseptörlerine bağlanırlar. Böylece acı sinyallerinin bir sinirden diğerine aktarılmasını engellerler. Vücudumuzda çok önemli bir işlevleri vardır: Kazalarda ve ağır yaralanmalarda, acının ilk anda vücudu ele geçirmesini engellerler. Kazazedelerin sıklıkla o ağır travmaya rağmen yardım çağırabilmelerinin, hatta belirli bir mesafe yol alabilmelerinin sebebi de budur. Topu kaleye atarken faule maruz kalan futbolcularda da bu gözlemlenebilir: Önce sevinç içinde dönerler, sonra acı içinde yığılıp kalırlar. Kondisyon gerektiren spor dallarında da endorfin salgılanır (Runner’s High). Bu da, eforun verdiği acıyı bir süreliğine bastırmaya yarar.