Monthly Archives: Nisan 2010

Çocuklukta ya da gençlikte şişman olanların hayatı, sonrasında da zor mudur?

Birkaç yıldır şu tablo sık sık gösteriliyor: Şişman çocuklar, bilumum sağlık riskiyle karşı karşıya, zayıf yaşıtlarına göre özgüvenleri daha az, dışlanıyorlar ve alay konusu oluyorlar. Hal böyle olunca, onların yetişkin yaşlarında da mağdur olmalarından daha akla yakın ne var ki? Bu yüzden, Londralı çocuk doktorları, şişman çocukların nasıl geliştikleri sorusunu incelediler. Araştırma için, Nisan 1970′te doğan 8500 İngiliz’in verilerini karşılaştırdılar. Katılımcıların 10 yaşında ve 30 yaşındayken, kiloları ve genel yaşam şartları incelendi.

Beklenenin aksine, genç yaşlardaki aşırı kilolar, katılımcıların yetişkin yaşlarındaki hayatını önemli derecede etkilemiyordu. Çocuklar 10 yaşında obezse, ilerisi için ne belirli bir sosyal sınıf, ne belirli bir gelir seviyesi, ne eğitim durumu, ne arkadaşlık kurma becerileri, ne de psikolojik rahatsızlıklara eğilimleri öngörülebiliyordu. Yalnızca, 10 yaşında obez olan ve şişman kalan kadınların, ileride daha nadiren sabit bir işe ve kalıcı bir ilişkiye sahip oldukları görüldü. Anlaşılan, aşırı kilolar erkeklerde olumsuz bir etki yaratmıyordu.

Her türlü obezite sağlığa zararlı mıdır?

Sayılar endişe verici. Dünya Sağlık Örgütü’nün son tahminlerine göre, dünya genelinde yaklaşık bir milyar insan şişman. Hatta 300 bin kişi aşırı derecede şişman sınıfına giriyor. Tıp uzmanları, vücudun bu aşırı tombulluk halini adipozite olarak adlandırıyor ve oburluğun sağlık açısından doğurduğu sonuçlara karşı yıllardır ısrarla uyarıyorlar. Ancak şişmandan şişmana fark var. Bilimciler, Ekim 2005 sonunda Berlin’de gerçekleştirilen, obezite ve yüksek tansiyon konulu, uluslararası bir kongrede bu saptamayı yaptılar. “Aşırı kilolu insanlarda kalp ve dolaşım sistemi için risklerin büyüklüğü, gereksiz yağ rezervlerinin nerelerde toplandığına çok bağlı” diyor, Berlin Charite’de Dâhiliye Kliniği’nin başhekimi ve kongrenin düzenleyicilerinden olan Friedrich Luft.

Yani, kiloların sıkıntıdan mı, keyiften mi alındığı değil belirleyici olan. Daha ziyade, göbek ve bel çevresine yerleşen yağlar özellikle tehlikeli. Buna karşın, alt bölgedeki kalça yağlanması, popodaki, baldırlardaki ya da üst gövdedeki yağlanma belki o kadar güzel görünmüyor ama sağlık açısından pek zararlı değil. “Elma vücut şekliyle armut vücut şeklini ayrı tutmak gerek” diyor Luft. Aynı şekilde, erkeklerde sık rastlanan bira göbeği fenotipi, ressam Peter Paul Rubens’in tablolarındaki kadınlara benzeyen, geniş kalçalı kadın tipinden ayrı tutulmalı.

Zira yağların dağılımının farklı şekilleri yalnızca dış görüntüyü etkilemiyor. “Elma vücut şekli, göbekte ve iç organlar bölgesinde yağ toplanması ile el ele gidiyor” diyor Luft. “Subkutan adı verilen, hemen deri altında toplanan ve genellikle armut vücut şekline sebep olan yağ ise kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları riskini neredeyse hiç arttırmıyor.” Göbekte oluşan fazlalıklar, diğer adıyla batın içi yağ birikmesinin, neden bu kadar tehlikeli olduğunu, Münih’teki Universitâtsklinikum İnnenstadt’ta Dâhiliye Kliniği’nin başhekimi Martin Reincke açıklıyor. “Bu yağlar metabolizmada çok aktif; yani, çabuk harekete geçiyor, kan dolaşımına karışıyor ve birçok hastalığın riskini arttırıyor.” Buna karşın, deri altında toplanan yağlar daha pasif ve metabolizmayı çok az etkiliyor.

Yüksek tansiyon, şeker hastalığına yatkınlık, bozuk kan yağ değerleri ile kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları genellikle aşırı kilonun sonuçları. Bu dört belirti doktorlar tarafından “metabolik sendrom” ya da “ölümcül dörtlü” olarak adlandırılıyor. Oysa kendini frenlemenin zamanının gelip gelmediğini anlamak çok kolay: “Sık sık elinize bir mezura alın” diye öneriyor Martin Reincke. Çünkü bel çevresi, erkeklerde 102 santimetreyi, kadınlarda ise 88 santimetreyi geçtiği zaman, bütün belirtiler, gelişmekte olan bir metabolik sendroma işaret eder.

Ayrıca kozmetik müdahalelerin pek faydası yok. İnsan, sağlığı için bir şey yapmak istiyorsa, gerçekten kilo vermeli. Estetik cerrahlar yağ çektikleri zaman, sadece yüzeysel yağları alırlar ve göbek çevresini birkaç katman inceltirler ama yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve diğer kalp hastalıklarının riski azalmaz. Yine de, ufacık fazlalıklarda bile sağlığından endişe duyan ve bir sonraki rejimi planlamaya başlayanlar için bir teselli var. En uzun yaşam beklentisi, ideal kilolarına ulaşmak için uğraşıp didinip açlık çeken insanların değil. Tartıları uzun vadede normal kiloyu gösteren insanlar en uzun yaşayanlar.

Hormon tedavisinin tehlikeleri, ne zaman anlaşıldı?

Tıbbi bilgiler bazen garip yollardan yayılıyor. Bazı bilgiler de unutuluyor ya da kasten akıllardan çıkarılıyor. Kadınların menopoz döneminde buna bir örnek. Konunun uzmanı olmayanlar ve doktorlar, bu tedavinin 2002′den beri eleştirildiğini düşünüyor. O tarihte, ABD’de 16 bin kadının katıldığı bir araştırma WHI (Women’s Health Initiative / Kadın Sağlığı inisiyatifi) araştırması daha ilk ara değerlendirme safhasında, hormon tedavisinin zararları faydalarına ağır bastığı için sonlandırıldı. Tedavi grubunda , kalp krizi, inme ve tromboz daha sık görüldü. Daha sonra İngiltere’de gerçekleştirilen Million Women Study gibi araştırmalar bu sonuçlan destekledi. Farklı branşlardan gelen araştırmacılar, 2005′te Journal of Epidemiology and Community Health adlı yayında, düzenli hormon kullanımının risklerinin hiç de o güne dek belirsiz olmadığını gösterdi. Bu riskler onlarca yıl önce bile tartışılıyordu.

Sosyal bilimciler, tarihçiler, biyologlar ve doktorlar, yayımladıkları makalede şu soruya yanıt arıyorlar: “Menopozu “tedavi etmeye” karşı uyarılar neden onlarca yıldır kulak arkası edildi ve sağlık politikasına dair önlemlere dönüştürülmedi?” Zira hormonların kansere sebep olabileceği daha 30′lu yıllarda bile düşünülüyordu. 1960′larda, hormonların kalp ve dolaşım sistemine zarar verebileceği ve enfarktüs, tromboz ve emboliye sebep olabileceğine dair ilk tahminler ortaya çıkmıştı.
Ancak son zamanlarda gerçekleştirilen kapsamlı araştırmaların verileri daha büyük netlik kazandığında, sonuçlar tamamen yeniymiş gibi algılandı. Makaleyi hazırlayan bilimcilerin kanısına göre, hormon tedavisinin risklerinin göz ardı edilmesinde, ilaç firmalarının, doktorların ve araştırmacıların son 30 yıl içinde, menopozu “noksanlıktan doğan bir hastalık” olarak göstermeyi başarmaları daha büyük bir rol oynuyor. Kadınlara, hormon almazlarsa “hastalanacakları, cinsel açıdan körelecekleri ve çirkinleşip yaşlanacakları” empoze edildi. Ayrıca 1970′ten beri kişisel sağlık risklerinden endişenin büyüdüğünü ve önleyici tedavilere inancın arttığını belirtiyor araştırmacılar. O zamandan beri, sağlıklı insanları önlem olarak son derece etkili ilaçlarla tedavi etme ideolojisi hâkim. Makalenin yazarları, bilimin bu düşünce tarzını ve bunun ilaç şirketleri tarafından etkilenmesini günümüzde bile hâlâ yeterince dikkate almadığı kanısında.

Meme kanserinde koltuk altlarındaki lenf düğümlerinin alınması hastanın ömrünü uzatır mı?

Koltuk altlarındaki lenf düğümlerinin alınmasının hastaların ömrünü uzattığı tıbbi araştırmalarda hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Bu yüzden de günümüzde artık hiçbir cerrah, eskisi gibi 20-30 lenf düğümünün çıkarıldığı büyük lenf ameliyatlarına başvurmaz. Bu ameliyatlarla sadece lenf ödemi oranı büyük ölçüde artıyordu, ama bu müdahalenin hastaya bir faydası yoktu. Dolayısıyla cerrahi, şu temel ilkeyi izler: Koltuk altlarına uygulanan cerrahi müdahaleyle tümörün ne kadar ilerlediği anlaşılabilir, bazen de lokal şikayetler giderilir; ama bu, hastalığın seyrini olumlu yönde etkileyen, tedavi edici bir müdahale değildir.